Birlemeci Ev'e Yönelişi Tartışma Ocağı (BEYT-O)

24/2/2009 - Namazın Niteliği Bahsi -yeniden- YANIT BEKLENİYOR!

Kategori: Din

 

Namazın Niteliği Bahsi

 

Söz Başı

 

Aşağıdaki soruları her yanılgıdan arınık olan Allah’ı eleştirme niyetiyle değil, O Allah’ın Müslüman olmak isteyen kişilerin akla dayanan eleştiriler yapmadan bir Din’e girmeyeceklerini göz önünde bulundurduğu, dolayısıyla insanlara “Beni anlatanlara körü körüne inanın!” emrini vermediği yönündeki kanıma dayanarak soruyorum. Allah dilerse, doğrulara ulaşırız!

 

 

İçindeki Sorular:

 

1.     Namaz kılmak, Allah’ın bir emri midir?. 1

2.     Allah’ın Müslümanlardan murat ettiği ilk yükümlülük, namaz mıdır?. 1

3.     Namaz her şeyden önce kime farz kılınan bir ibadet biçimidir?. 2

4.     Allah, niçin yeryuvarın tümünde doğa koşullarına uymayan bireysel bir tapınış biçimi buyursun?. 3

5.     Salât’ın öz anlamı “dua” mıdır?. 4

6.     Namazda niçin farz rekâtlar ve sünnet rekâtlar olmak üzere iki ayrı bölüm var?. 4

7.     Hz. İsa’ya emredilen namaz ve zekât, Kitab-ı Mukaddes’in hangi sayfalarında?. 5

8.     Namaz ya da dua, emreder mi?. 5

9.     Namazı alay ve eğlence konusu yapan kim?. 5

10.        Kişi ölmek üzereyken vasiyet sırasında araya giren namaz da neyin nesi?. 6

11.        Namaz nasıl zayi edilir?. 6

12.        Elçi, ailesine hangi salâtı emrediyor?. 7

13.        Müslümanlara savaş emrini veren bir ayette namazın işi ne?. 8

14.        İslam milletini yönetecek kişide aranacak ilk özellik nedir?. 8

 

 

1.     Namaz kılmak, Allah’ın bir emri midir?

 

Birçok kişi bu söylediğimizi tuhaf karşılayacaktır. Bu algılama zemini, İslam inanışlarına bilinçli olarak inanılmadığını gösterir. Zira bizi bu soruyu sormaya iten temel neden, gelenekte bize aktarılan namazın Kuran’da sözü edilen salâtla pek uyuşmaması olmuştur.

Yadsınamayacak gerçek şu ki, Kuran’da hangi namazın hangi biçimde kılınacağı bildirilmediği gibi[1] namazların kılınma biçiminin kimden veya nereden öğrenilmesi gerektiği noktasında da başvurulacak bir kişi/yer bildirilmemiştir.

 

Ø       Öte yandan biz, Din’in temel kitabından genel geçer bir namaz biçimini niçin öğrenemeyelim? Niçin Yüce Allah müminlerden bunu saklasın?

 

 

2.     Allah’ın Müslümanlardan murat ettiği ilk yükümlülük, namaz mıdır?

 

Müslümanların çoğunluğu bu soruya büyük olasılıkla “Elbette öyledir” biçiminde bir yanıt vereceklerdir. Ne var ki, yanlış cevap! Çünkü Müslüman kişi, “Allah’ın buyruklarına teslim olmuş, kendi ve doğayla ilişkisinde barışa ermiş kişi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle Şeytan, onun baş düşmanıdır. Şeytan’ın temel hedefi ise, tek olan Allah’a inanan Müslüman kişiyi bu inancından uzaklaştırmak ve Allah’ın yanında (“Allah’tan başka” değil) soyut ya da somut birtakım putlara taptırmaktır. İnsanlar ahırette “Ben Allah’ın olmadığına inandım.” diye hayıflanmayacak; zira insanlar istemeseler bile Allah’ın kulu olmaktan öteye geçemezler. Ne var ki, kurtuluşa erenler, O’nun vahyine kulak verip ilmiyle amel edenlerdir. Öte yandan insanlar ahırette şöyle hayıflanır: “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki, vallahi bizler şirk koşanlar değildik!” (6/23). Çünkü Şeytan, onlara dünya hayatında fark ettirmeden Allah’ın yanında başka tanrılara da taptırmıştır. Bu kural, görünüşte Müslümanlığa mensup olan kimseler için de geçerlidir. Öyleyse buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, Müslümanlara buyrulan ilk yükümlülüğün, vahye ve onun bildirdiği Tek Allah’a bağlılığı ayakta tutarak Allah’ın yanında tanrılar edinmemekte diretmek olması gerekmez mi? Nitekim Cennet’e girmeyi engelleyen kesin durum, “kişinin yüreğinde şirk pisliğinin bulunması”dır (4/48). Peki ne oluyor da Müslümanların genel zihniyeti, ilk yükümlülüğü, namaz kılmak şeklinde bir farziyetle sınırlandırıyor? Kanımızca bunun nedeni, namaz tapınışı İslam’a sokulduğu sırada, yaygınlaştırılması amacıyla namazın önem derecesini Kuran’a inanıp inanmama derecesinde kabul ettirme çabasıdır. O nedenle aslında “Salâtı ikâme etmeyen kâfirdir” tümcesinde sahih olan bir anlam, “Namaz kılmayan kâfirdir” tümcesinde mevzu duruma düşmektedir. Zira salât, bundan böyle tam anlamıyla “vahiydeki Tek (ehad olan) Allah’a bağlılığı ayakta tutma” değil de sözde “Din’in en önemli bireysel yükümlülüğü olan namaz” anlamına evirilmiştir. 

 

 

3.     Namaz her şeyden önce kime farz kılınan bir ibadet biçimidir?

 

[074.043]
[074.043] [DI] Onlar derler ki: «Namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [DV] Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [E0] Derler: biz namaz kılanlardan değildik
[074.043] [E1] (Onlar) derler: «Biz namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [E2] Suçlular der ki: «Biz namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [FK] Cehennemlikler derler ki; «Biz namaz kılanlardan değildik.
[074.043] [IK] Derler ki: Biz, namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [SY] Onlar şöyle cevap verecekler: «Biz namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [TK] Onlar: «Biz namaz kılanlardan değildik» dediler.
[074.043-4] [ON] Dediler ki: «Biz namaz kılanlardan olmadık. Ve yoksullara taam verir de olmadık.»

 

         “Biz namaz kılanlardan değildik” hayıflanmasını yapanlar kimdir? Müminler mi? Hayır, tam tersine mücrimler... “Mücrim” kelimesinin anlamı Son Nebi’den sonraki siyasi kargaşalar döneminde bulandırılmış ve “günahkâr Müslüman” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bunun koşutu bir gelişme olarak da, Kuran’da Cehennem’e girenlerin oradan çıkamayacaklarına ilişkin kesin ifadeler bulunmasına karşın, günahkâr Müslümanların Cehennem’de günahlarının cezasını çektikten sonra Cennet’e kabul edileceği inanışı yayılmıştır. Bu kadar malumatı verdikten sonra sormak gerekir,

Ø       bu hayıflanmayı neden namazları tam olarak eda etmeyen müminler değil de mücrimler, yani kâfirler, inkârcılar, müşrikler yapmaktadır?

Aynı mücrimler, 74/46 ayetinde “Din gününü yalanlardık” diyor. Yine Allah 74/48’de “Artık onlara şefaatçilerin şefaati de yarar vermez” diye buyurmuştur. Yani bu kimselerin müminlerin bir kesimi olması, olanaksız bir durumdur. Öyleyse bu mücrimlerin ilk hayıflanmasının, Allah’ın tekliğine ve vahyi ulaştıran elçilere bağlanmamaları olması daha mantıklı olmaz mı? Ayrıca bu ayette “mukıymüssalâte” ifadesi değil, “musalliyn” kelimesi kullanılır. Peki niye “namaz kılanlar” olarak çevrilmek zorunda hissedilmiştir? “Dua edenler” olarak çevrilse daha anlamlı olmaz mı? Zira sık sık dua edenler Allah karşısında kibirlerini yenmiş insanlardır ve dolayısıyla Zikr’e kulak verirler.

Öte yandan eğer gerçekten 74/43’e göre namaz kılmayanlar cehenneme girecekse aşağıdaki ayetlerde niye hiç namaz geçmiyor? Bu tutarsızlığın nedeni nedir?

O tevbe edenler, o ibadet edenler, o hamdedenler, o oruç tutanlar, o rukua varanlar, o secdeye kapananlar, o iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırı koruyanlar... Müjdele o mü'minleri! (9/112)

Bütün müslüman (teslim olan) erkekler, müslüman (teslim olan) kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler (kânitiyn), itaat eden kadınlar (kânitât), doğruluk yapan erkekler, doğruluk yapan kadınlar, sabreden erkekler sabreden kadınlar, mütevazı erkekler (hâşi’ıyn), mütevazı kadınlar (hâşi’ât), benliğini arındıran erkekler (mütesaddikıyn), benliğini arındıran kadınlar (mütesaddikât), oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı Çok anan erkekler ve kadınlar yok mu, işte bunlara Allah bir bağışlama ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (33/35)

Ø       Acaba 9/112’de niçin secde ve rükû edenler ayrı ayrı anılmış da toptan mukıymussalât ya da musalliyn denip geçilmemiş?

Ø       Eğer gerçekten bu ayetin anlamına vâkıfsanız, yani gerçekten secde ve rükû bir genelleme yoluyla “namaz” anlamına geliyorsa bu ayrıcalığın nedenini de açıklayabilmelisiniz?

Aynı ikili 22/77, 48/29, 22/26, 2/125’te de var. Fakat nasıl oluyorsa secde ve rükû kavramları ayrı ayrı olarak da (tek başına rükû: 38/24, 77/48) sözde “namaz” anlamında birçok ayette anılıyor. Öte yandan râkı’ûn kelimesini kimi çevirilerde görüldüğü gibi Allah’la kul arasındaki ahlâk ilişkisinde “tevazu göstererek Allah'ın emirlerine boyun eğenler”, secde edenler kelimesini ise yine Allah’la kul arasındaki ahlâk ilişkisinde “içten bir saygıyla boyun eğenler” anlamına yormak çok mu zor? Nitekim 77/48 ayetinde Allah tarafından rükû etme emrinin ilginç bir bağlamda verilmesi rükûdan anladığımız yeni anlamı da haklı çıkarabilecek niteliktedir. Secde içinse hiç kafa yormaya gerek yok. Çünkü zaten geleneğin uleması birçok ayette (özellikle meleklerin Âdem’e secde etmesi olayı anlatılırken) farkında olmadan secdenin Kuran’daki tek anlamını mecaz anlam gibi düşünüp “boyun eğmek” anlamında çevirmektedir. Ne var ki, geleneğin mealcileri bu temel kelimeler arasındaki anlam inceliklerini genelde gözden kaçırıp çevirilerine yansıtamadığından dolayı Kuran, açlıktan bayılacak duruma gelmiş birisi yese bile tat vermeyecek, içindeki malzemenin ne idüğü belirsiz olduğu bir çorba durumuna düşürülmüştür.

 

Önerdiğimiz çeviri:

            Derler ki: “Biz (Allah’ın birliğini vurgulayan vahyine ve Elçisine) bağlı kişiler değildik.” (Müddesir, 74.43)[2]

 

 

4.     Allah, niçin yeryuvarın tümünde doğa koşullarına uymayan bireysel bir tapınış biçimi buyursun?

 

Bilindiği gibi yeryüzünün her yerinde namazın beş vakti gerçekleşmemektedir. Kutuplara yakın yerlerde 5 vakit gerçekleşmediğinden dolayı, buralarda yaşayan Müslümanların beş vaktin gerçekleştiği en yakın yerin saatine göre namazını kılabileceği fetvasını vermişlerdir.

Ø       Hz. Allah dünyanın yuvarlak olduğunu bildiğine göre niçin kendi yarattığı dünyanın şekline uyan bir bireysel tapınış biçimiyle Müslümanları yükümlü kılmamıştır? Yoksa o bölgelerde yaşamak İslam’a uygun değil midir? Bu durum, bu anlama mı geliyor?

Ø       Yoksa İslam tüm insanların girmesi şart olan bir din değil de, yalnızca Arapların sorumlu tutulduğu bir din midir? Yoksa bu anlama mı geliyor?

Ø       Gerçi abdesti tarif eden ayette “Namaz vakti geldiğinde abdest alın!” biçiminde değil de “Namaza duracak olduğunuzda abdest alın!” biçiminde bir buyruk vardır. Öyleyse sizce bu durum yukarıdaki fetvayı verebilmek için bir işaret midir?

Ø       (Arapların hayrete düşeceğini umursamadan) Dünyanın yuvarlak olduğundan, demirin gökten indiğinden vb. şeylerden açıkça söz eden Yüce Allah, niçin Araplara “Bu beş vakit sizinkine benzer topraklar içindir, sizinkine benzemeyenler de namazlarını şöyle kılsınlar…” dememiş olabilir?

Ø       Öte yandan her ne kadar hadis kitaplarını Allah’ın Kitabı’na eş kabul eden ulema kabul etmese bile Elçi’ye Kuran dışında vahiy göndermediği Kur’an’da apaçık[3] olan Rab, Son Kitap’ında niçin namazın kılınış biçimini tarif etmemiştir?

 

 

5.     Salât’ın öz anlamı “dua” mıdır?

 

Geleneksel din anlayışına göre “Namaz, duadır”. Oysa “dua” kelimesi Kuran’da salât kelimesinden ayrı olarak birçok yerde anılmıştır. Peki

 

Ø       hangi ayette belirli vakitlerde dua edilmesi buyrulmuştur?

Ø       Kuran’da günün beş vakti Allah’ın tesbih edilmesinden söz edilir (20/130) de, niçin dua edilmesinden söz edilmez? Buna göre “Namaz, dua değil, tesbihtir” önermesini mi doğru kabul etmeliyiz? Öyleyse geleneğin Hz. Muhammet’i niçin “Namaz, duadır” anlamında bir hadis ihdas etmiştir?

 

 

6.     Namazda niçin farz rekâtlar ve sünnet rekâtlar olmak üzere iki ayrı bölüm var?

 

Ø       Evet… Nur-ı Muhammedî efsanesi gerçek olmadığına göre bunun Allah’ın yanında Hz. Muhammet’i memnun etmek için farz kılındığını savunabilir miyiz?

Ø       Hz. Allah bize “Peygamberler arasında ayrım yapmayın!” biçiminde buyururken niçin bizden örneğin Hz. İsa veya Musa için istemediği bir yükümlülüğü beklesin?

Ø       Din’de bir Allah’ı bir de Resulullah’ı hoşnut etmek için iki ayrı iş yapılabilir mi?

Ø       Hz. Peygamber’in kıldığı sünnet rekâtlar yalnızca sünnet ise, yani farz değilse Cuma namazına gelip de farzı kılıp sünneti kılmadan camiden ayrılanlara niçin kötü gözle bakılıyor?

Ø       Eğer namazın sünnetleri gerçekten de farz derecesinde değerliyse Allah’ın Kitabı olan Kur’an’da sözü edilmemeye değer bulunmamasının nedeni nedir? Söyleyin, “salâtü’s-sünnet” kavramı niçin yoktur Kur’an’da? Üstelik “farz namaz” kavramı bile yoktur Kur’an’da. Bütün bunlar bir açıklamaya gerek duymuyor mu? Evrensel İslam düşüncemiz bu açıklamayı gerektirmez mi? Eğer gerektirmez ise, İslam’da farz+sünnet şeklinde bir namazın olmadığı namazın rekât sayısı belirsiz, inanan kişinin öncelemesine bırakılmış bir şekilde olduğunu düşünmemiz gerekmez mi? Bu durum da geçmişte otorite kabul edilen İslam âlimlerinin değerlendirmelerini boşa çıkarmaz mı?

 

 

7.     Hz. İsa’ya emredilen namaz ve zekât, Kitab-ı Mukaddes’in hangi sayfalarında?

 

Diyanet Vakfı

19.31. "Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti."

            Diyanet Vakfı

6.162. De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım/kulluğum/bağışım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.

         Müslüman ulemadan kimisi Hıristiyan rahiplerin de namaz kıldıklarından söz etmiştir. Hz. İsa’ya inen emirler, İncil’de bulunduğuna göre orada Hz. İsa ve havarilerinin namaz kılma biçimleriyle ilgili bir açıklama da bulunmalı değil mi?[4] “Namaz, Kur’an’dan önce de müminlere emredilmişti” tezinin haklı çıkması biraz buna bağlıdır. Eğer Hz. Musa ve çevresindekilere verilen “Evlerinizi kıble edinin!” (10.87) emrini hatırlarsak bu açıklamayı Tevrat’ta da bulma hakkımızın olduğunu düşünebiliriz.

 

 

8.     Namaz ya da dua, emreder mi?

 

Diyanet Vakfı

11.87. Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!

Ayetin çevirisindeki abuk sabukluğu fark etmediyseniz lütfen yeniden okuyunuz efendiler! Türkiye’de karşılaştığım hiçbir çeviride farklı bir ifadeye rastlamadım. Bu tuhaflık, açıklanmaya veya düzeltilmeye muhtaç değil mi? Bu tuhaflığı göre göre bu çeviriyi yapanların ayetten bir b.k anlamadığı seziliyor. Oysa ufacık bir akıl yürütmesi buradaki salât kelimesinin hangi anlama geleceği hususunda bir fikir verebilirdi. Şuayb’ın Allah’ın elçisi olması dolayısıyla Allah’la olan irtibatı, onun salâtı olarak anlaşılabiliyor.

 

Önerilen çeviri:

         11.87. Dediler ki: Ey Şuayp! Babalarımızın taptıklarını veya mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana Allah’tan gelen vahiy mi emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!

 

Buraya yakıştırdığım “irtibat” anlamı, 9.103 ayetindeki salât için de düşünülebiliyor:

 

Diyanet Vakfı

9.103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.

 

Önerilen çeviri:

         9.103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlarla irtibatta ol. Çünkü senin irtibatın onları yatıştırır. Allah işitendir, bilendir

 

 

9.     Namazı alay ve eğlence konusu yapan kim?

 

Diyanet Vakfı

5.58. Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünemeyen bir toplum olmalarındandır.

 

Ø       Kim bunlar? Kimler kimleri namaza çağırıyor?

 

Diyanet çevirisi “müminler inkârcıları namaza çağırıyor” anlamını verirken, Elmalılı “namaz için okunan ezanın” inkârcılarca alaya alındığı anlamını veriyor. Ali Bulaç ise tüm çevirilerin tersine “müminler birbirini namaza çağırdığında” anlamını vermiş çeviriye.

Ø       Arapça bilmediğimize göre hangi çevirinin doğru olduğunu nasıl belirleyeceğiz?

 

 

YADSIYAMAZSINIZ

SALÂT VE ZEKÂT

SANDIĞINIZ ŞEYLER DEĞİL

 

(İslam’da Salât’ın Namaz, Zekât’ın da Mal Yardımı Olmadığının İşaretleri)

 

Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınırım!

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.

 

Özet:

         Hz. Lokman’ın oğluna vasiyetinden hareketle Kur’an’ın salâtı ikame emrinin namaz kılma anlamında düşünülemeyeceği, düşünülmesi durumunun Kur’an ayetlerinin hem bağlamlarından kopmasına hem de kendi içlerinde tutarsızlık ve kopukluklar göstermesine neden olduğu genel çizgileriyle belirtilmiştir. Sırayla şu noktalara değinilmiştir:

 

-         Hz. Lokman’ın vasiyeti

-         Rükû edenlerle birlikte rükû etmek / cemaatle namaz kılmak

-         Salâtı ikame tabirinin gerçek anlamını ortaya koyan 30/31 ayeti

-         Sallâ fiilinin “yüz çevirme” anlamının karşıtı olarak kullanıldığı 75/31-32 ayetleri

-         İki vakit salâtın ne anlama geldiği

-         Namazın mükerrer sünnet olup olamayacağı bahsi

 

Ve dipnot olarak sallâ fiilinin sözlük anlamları

 

 

Hz. Lokman’ın oğluna vasiyeti:

 

Yavrum! Salâtı ikame et, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret! Doğrusu, bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. (31:17)

 

Yukarıya alıntıladığım ayette Hz. Lokman’ın oğluna ilk tavsiyesi, geleneğin biçimlendirdiği Müslüman halkın zihniyetinde, namaz kılmaktır. Ne var ki, sonraki emirlerin salât ile hiçbir ilişkisi yoktur!!! Kanımızca bu sonuç, ayetlerdeki ifadeleri yalnız siyak ve sibaklarından değil kendi içlerinde bile kopuk kopuk anlamlandırmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ayeti kendi içinde bir bütün olarak değerlendirirsek, bu ayette namazdan söz edilmiş olmaması gerektiği az çok usavurma (muhakeme) yetisi olan bir kişinin anlaması gereken bir durumdur. Peki Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğüdün ilk bölümü neyi öğütlemektedir?

 

Hemen ivedi bir yanıt buluşturmadan gerçeğin ne olduğunu anlayabilme ereğiyle salâtı ikameden söz eden başka ayetleri de okumalıyız:

 

2/92/41 Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum (Kur'ân)a inanın ve onu ilk inkâr eden, siz olmayın; benim âyetlerimi birkaç paraya satmayın ve benden sakının. 

2/92/42 Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin. 

2/92/43 Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle (Allâh'ın huzûrunda eğilenlerle) beraber eğilin. 

2/92/44 Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 

2/92/45 Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir. 

2/92/46 O(saygılı insa)nlar, Rablerine kavuşacaklarını (gözetir) ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler. 

2/92/47 Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'meti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 

2/92/48 Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez (borcunu ödemez); kimseden şefâat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. 

 

Yüce Allah, yukarıdaki ayetlerin bağlamında Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütleri doğrudan anlatımla önümüze koymuyor mu? Evet, hemen hemen koyuyor. Peki… Allah Allah!.. Altını çizdiğim ayetler, arkasından gelen ayetlerle birlikte ele alındığında kopuk bir manzara gözümüzün önüne serilmiyor mu? Oysa böyle olmaması gerekir. Demek ki, bizim ayetleri algılayışımızda bir çarpıklık var. İlgili ayetlerde verilen iletileri alt alta sıralarsak belki bir yerlere ulaşırız:

 

-                     Önceki Tanrı kitaplarının devamı olan Kur’an’a inanmalı ve Allah’ın ayetlerini hiçbir şey karşılığında satmamalı, yani Tanrı’nın hükümlerini insanlardan gizlememeliyiz.

-                     Yine hakkı bâtılla karıştırma yöntemiyle de Allah’ın ilmini gizlememeliyiz.

-                     Salâtı ikame etmeli, zekâtı ödemeli, rüku edenlerle birlikte rüku etmeliyiz.

-                     İnsanlara iyiliği emrederken kendimiz o iyilikten kaçmamalıyız.

-                     Sabır ve salât ile Allah’a istiane etmeliyiz.

 

“Salâtı ikame edin!” emrinin “Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin.” emrinden sonra gelmesi belki bir şeyler çağrıştırabilir. Çünkü altı çizili eylemi yaptığımızda başka birtakım nesne ve kavramları Yüce Allah’a ortak koşmuş, yani müşrik olmuş oluruz. Yoksa 2/43 ayeti bize Müslümanları müşriklerden ayıran ilk farkın namaz olduğunu mu bildirmek istiyor?! Öyleyse namazın bir parçası olan rükû (!) etmemiz, niçin zekât verme emrinden sonra buyruluyor? Bu anlatım biçemi kambur gözükmüyor mu? Dahası rüku eylemi eğer namazın bir parçası ise, özellikle namazdan ayrı olarak anılmasının anlamı ne ola ki? Genel ulemanın bu durumdan çıkardığı anlam, rükû edenlerle birlikte rükû etmenin “cemaatle namaz kılmak, dolayısıyla cemaatle namazın fazileti” olduğu yönündedir. Ne var ki, aklıma takılmadan edemiyor: Neden rükû eylemi cemaatle namazı ifade etsin? Geleneğin literatürüne göre rükû, önceki ümmetlerin bilmediği bir fiildir. Oysa bu ayetler İsrailoğullarına seslenmektedir. Bu emrin ardından İsrail oğullarına rükû fiilinin tarif edilmesi gerekmez miydi? Sonuç, öyle olmamış, değil bu ayetlerde, başka ayetlerde bile rükûnun nasıl yapılacağı ayrıntılanmamıştır. Oysa daha namaza hazırlık (!) olan abdest konusunda açıklama işlemi gerektiğince yapılmıştı.

 

Öte yandan yukarıdaki ayetlerde zekât amelinin hangi kavramla ilişkisi olduğu görülememektedir[1]. Oysa “salâtı ikame” eylemi, 2/41, 42, 44, 45, 46 ayetleriyle güçlü ve derin bir bağ taşımaktadır. Görünürde böyle olmasa bile kanımca mühürlenmemiş (gelenek ve atalar dini ile algılaması körelmemiş, anormal durumları normal durumlar gibi kabullenmeye başlamamış) kalpler tarafından bu bağ kolayca sezilebilir.

 

30/28: Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: Ellerinizin altında bulunanlarda, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle açık açık sıralıyoruz.

30/29: Zulme sapanlarsa ilimsiz bir biçimde keyiflerine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığına kim yol gösterecek? Böylelerinin yardımcıları yoktur.

30/30: O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.

30/31: O'na yönelmiş kişiler olarak O'ndan sakının! Namazı/duayı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın;

Müniybiyne ileyhi vettekûhü ve ekıymûssalâte ve lâ tekûnû minelmüşrikiyn.

30/32: Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.

30/33: İnsanlara bir zorluk dokunduğunda, Rablerine yönelerek O'na yakarırlar. Sonra onlara bir rahmet tattırınca bakarsın ki, içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyor.

30/34: Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler diye. Haydi, yararlanın/zevklenin! Yakında bileceksiniz...

30/35: Yoksa onlara kesin bir kanıt mı indirdik de onlara Allah'a ortak koşmalarını söylüyor!

 

Bu da ne oluyor?! Bu ayetlerin arasında, böyle bir bağlamda namaz kılmanın işi ne ola ki?!  Acaba Yüce Allah gerçekten müşrik olmamamız için namaz kılmamızı mı buyuruyor? Öyleyse hadis kültüründe Mekke müşriklerinin namaz kılması onları niçin müşriklikten kurtaramıyor? Kırmızılaştırdığım yerdeki “ve” bağlacı birçok ayette “yani” anlamına gelmektedir. Sözün özü Yüce Allah, bu ayette bir tanım veriyor. Neyin tanımı? Salâtı ikamenin tanımını: Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak. Dikkat ederseniz, 2/45’te sabra salâttan önce sarılmalıyız; çünkü bir şeylere sabretmeden “tek olan Allah’a bağlılığı ayakta tutmak” olanaksızdır. Kur’an’da “salâtı ikame” tabirinin hemen her zaman “şirk” bağlamında anılmasının “Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak” anlamından kaynaklandığı kanısındayım. Dolayısıyla vahdet kavramının peşinden gidilmelidir. Nitekim sallâ fiilinin “arkasından gitmek” anlamı[2] da vardır ve bu anlamın Kur’an’da kullanıldığı geleneğin ulemasınca görülmemiş olsa bile aşağıdaki ayetlerde görülebilir; çünkü  “yüz çevirme” anlamının karşısına konmuştur:

 

İşte o, (Peygamberin getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı (lâ sallâ). Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti. (75/31-32)

Ayrıca 19/59’da “yitirilen salât”ın bu anlamdaki salât olduğu anlaşılabilir. Yani, kişiler genel anlamda Allah’ın vahyini izlemeyi bırakıp kendi nefislerinin uydurduğu kurallara uymaya başladıkları için salâtı yitirmişlerdir. “Namazı yitirmek” deyimi ise dilbilgisi bakımından bir tuhaflıktan başka bir şey olamaz!

 

Böyle bir durumda, abdest alınması gereken salâtın (ki bu tür bir salâttan söz edilen ayetlerde ve bağlamlarında şirk konusuna değinilmemiştir ve belirlenen iki zaman söz konusudur: Fecr ve İ’şâ’) namaz olmadığı, bir “birlik durumuna geçme, toplanma” kavramıyla ilişkili olduğu sezilebilir. Peki, müminler niçin toplanır? Elbette Elçi’nin diyeceklerini dinlemek ve dersler çıkarmak için toplanırlar. Öyleyse abdest alınarak yerine getirilen salât eylemi bir “söylev”dir. Nitekim, salât kelimesinin anlamlarından biri de “yapılan konuşma”dır.

 

İşin özünde, Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayette beş vakit bir namaza vurgu yapmamış olması ve Müslüman geleneğinde ise beş vakit namazın yaygınlık taşıması, geleneğin nakline göre Elçi’den önce kılınan namazın beş vakit olmadığı ve Son Elçi’nin Kur’an’a karşın hiçbir inanana 5 vakit namazı dayatamayacağı düşünüldüğünde bu durumlar bizi namazın İslam’a bir bütün şeklinde sokulmuş olabileceği düşüncesine itmiştir. O nedenle namazın mütevatir ve tekrarlanan sünnet olarak günümüze geldiği şeklindeki savunma bizim açımızdan önem taşımamaktadır. Zira namaz, Arap yönetiminden kesin bir destek bulduğu bir ortamda (ki Muaviye ve ardıllarının İslam’ı siyasetten kovma anlayışlarını topluma dayattıklarını çok iyi biliyoruz) bütün kültleriyle İslam’a sokulduktan sonra mütevatir ve tekrarlana gelen bir eylem durumuna geçmiş de olabilir.

 

 

 

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır!

 



[1] Aslında bu durum doğaldır; çünkü Kur’an’da anılan zekât malla ilgili bir mevzu değil, yaşayışla bağlantılı bir gönül arındırmasıdır. Bunu nereden anlıyoruz? Elbette Kur’an’da zekât kelimesi anılarak malla ilgili bir yardım biçimini tarif eden hiçbir ayetin olmamasından anlıyoruz. İşin gülüncü genel İslam uleması sırf düşündükleri yönde hadisler var diye Kur’an’ın ifadelerini bir yana bırakıp sadaka bahsini zekât ile karıştırmışlar, hattâ nerede sadakanın kimlere, nasıl, ne kadar verileceğini tarif eden ayetlerdeki sadaka kelimesini de zekât kelimesi ile değiş tokuş etmişlerdir. Onların müntesipleri ise şunu hiç sormamıştır: Be şeyhim, Kur’an’ın bu ayetinde sadaka kelimesi geçiyor. Peki onu niye zekât olarak anlamlandırıyoruz? Eğer sözü edilen şey zekât olsa idi, Yüce Allah o ayette zekât kelimesini birebir olarak kullanmaz mıydı?

            Öte yandan zekât’ın yalnızca kulun verdiği değil, Allah’ın verdiği biçimi de vardır: Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik (zekât) verdik. Korunan biriydi o. = ve hanânen min ledünnâ ve zekât ve kâne tekıyyen.(19/13) (Hatırlayın, salâtın Allah’ın müminler ve Elçi üzerine yaptığı bir biçimi vardı!)  Burada Onun korunan (yani takvalı, haramlardan uzak duran) biri olmasını sağlayan zekât göstermesidir. Öyleyse evet, zekât vermek değil, zekât göstermek (çünkü etâ fiilinin anlamlarından biri de göstermek’tir)… Burada Kur’an’da zekât’ın anlamının da düzelme anlamındaki arınma olduğu kendisini gösteriyor.

[2]ﺻﻠﻰ : Dua, dua etmek; yalvarma, yakarış; konuşma, söylev, nutuk; övgü, methiye; nimet; meydana getirmek, sebep olmak; yakından takip etmek, izlemek, uymak, bağlı kalmak; irtibata geçmek veya irtibata geçilmek; hayvanın kuyruğunun çıktığı yer, but.

            Örneğin “bir at yarışında ilk atın peşinden bir burun farkıyla giden at”a el-musalli (yakından izleyen) denir.

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

31/12/2007 - Alıntı: Bağımsız Bir Türkçe İçin Atılması Gereken Yasal Adımlar

Bağımsız Bir Türkçe İçin Atılması Gereken Yasal Adımlar

 

         25 Ocak – 27 Aralık 2007

 

 

         Türkiye Cumhuriyeti kurulalı ve uluslaşma sürecine girileli en az seksen yıl oldu. Ne var ki, uzun uğraşlara karşın ulusumuzda pekiştirilmiş bir Türkçe bilinci tam olarak oluşabilmiş değildir. Bu sonucun oluşmasında uluslaşma karşıtı ya da Osmanlıcı ve kavim tabanlı bir milliyetçiliği müdafaa eden münevverler ve yönetim kadrosu önemli bir etmendir. Kuşkusuz uluslaşma sürecine girmekle eskiden bu yana ekin bağımızı koruduğumuz Türk boylarıyla (Azeri, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız vö.) tüm bağlarımızı koparmak zorunda değiliz. Bu durum Türk ulusunun çıkarına değildir. Ne var ki, bu zamana dek Türkiye’yi yöneten sağcı milliyetçi kadro, boş hayal olduğu nesnel olarak kanıtlanabilen AB’ye girme bahanesi ile Türkiye’nin vaktini boşa geçirmiş ve Türk boylarıyla aramızda sağlam köprüler kurulmasını sağlayamamıştır. Sanırım, ABD’nin arkasında bu denli büyük bir koz olsa yeryuvarı yerinden oynatırdı.

 

         Türkçeleştirme çalışmaları Türk dünyasında Mustafa Kemal Atatürk’le birge başlamıştır. Uzun bir süreçten sonra Türkçeleştirme çalışmaları, Türk Dil Kurumu’nun 12 Eylül Darbesi ile bir resmî kuruluş durumuna sokulmasıyla özellikle bilim dili olmaya çalışan Türkçe, büyük darbe yemiştir. Çünkü Darbe’yle başlayan dönemde kurulan yeni TDK, Türkçeleştirme çalışmalarını uzun dönemli bir kesintiye uğratmış ve YÖK, evrenkentlerinde öğretim dilini giderek daha da Türkçeden koparma yoluna gitmiştir. Bu durumun hiçbir gelişmiş ülkede örneği olmadığına bakılmaksızın bu tavır sergilenmiştir ve o denlü uluslaşma çabasının meyvesi olacak biçimde bir tepkiyi Türk halkı göstermekte gecikmiştir. Kendi çıkarıyla ilgili konularda bile örneğin Ordu’da yapılan fındık toplanışması gibi tepkileri işin ucu cebe dokununca gösteren Türk halkı konuştuğu ve üstelik kurduğu Devlet’in resmî öğretim dili olan Türkçeye dolayısıyla ses bayrağına gösterilen özsaygıyı azaltıcı baskıları kırma yoluna gitmeyi düşünmemiştir. Örneğin Türk halkı bu konuda aydınların öncülüğünde sokakları doldurarak bir “Türkçeyi Kurtarma Toplanışması” yapmamıştır. Hangi olaylara nasıl ve ne kadar tepki verildiği uluslaşma sürecinin tam anlamıyla sonuç vermediğini göstermektedir. İslam açısından herhangi bir farziyet göstermeyen bir başörtüsü keyfiyetini T. C. Din İşleri Başkanlığı “Farzdır” fetvasıyla açıklayınca hemen ayranı kabaran bu millet, ana diline yönelen saldırılara karşı geniş çaplı gösteri ve örgütlenme düzenleme işini akıl edememiştir. Başbuğ Atatürk, Türkçe ezanın okunmasına yönelen tepkilere “Bu uygulama, din meselesi değil, dil meselesidir” anlamında bir karşılık vermekte meğer ne denlü haklıymış! Ne var ki, Atatürk’e “Bozkurt Atatürk” deme yürekliliğini gösteren Ülkücü ve Turancılar bile Türkçe ezanın bir Din değil, dil sorunu olduğunu kavrayıp Türkçe ezanı savunma durumuna geçmemektedir. İslam’ın temel kitabı olan Kur’an bakımından Türkçe ezanın hiçbir sakınca taşımaması da bu Arapçı zihniyete göre bir anlam ifade etmemektedir. İslam birliğini sağlayacak isek şekil yönüyle koşutluklar kurmayı değil, insan ve tabiatın doğasına uygun temel ilke ve ülküler çerçevesinde bu birliği sağlamamız gerektiği sarsılmaz bir gönül birlikteliği için en önce düşünülmesi gereken mevzu değil midir? Ezan ha Türkçe olmuş, ha Farsça olmuş, ha İngilizce olmuş, eğer hitap edilen topluluğun ana dilleri bu diller ise bunu bir sorun olarak öne sürmek hiç de akla mantığa sığar bir iş değildir. Asıl sorun, “toplumların farklı farklı ana dilleri konuşmaları” olan insan doğasının bir ilkesini devre dışı bırakma vicdansızlığını gösteren kişilerin zihniyetindedir. Bu zihniyet Atatürk’ün yaptığı ezanı Türkçeleştirme eylemini, Hz. Peygamber’in bir eşyayı çirkin bir yerde, göze hoş gelmeyen bir biçimde durduğu gerekçesiyle daha düzgün bir biçimle daha uygun bir yere koyması eylemi ile bağdaştıramamaktadır. Bu eylemi dolayısıyla Hz. Peygamber’e “Ne olmuş canım, o eşya da orada dursaydı!” şeklinde düşünmeyen zihniyet aynı peygamberane tavrı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu gösterince tu kaka etmektedir. Oysa Atatürk’ün yaptığı söz konusu eylem de bunun taşıdığı mantığı taşımaktadır. Yani, eşyayı yerli yerine koymak. Yüce Allah’a övgüler olsun ki, ben de bir İslam üyesiyim; ama bunun yanında bir de bu cennet ülkenin yurttaşı, Türk ulusunun bir bireyiyim. Bu nedenle, İslam söz konusu olduğunda gösterdiğim tepkileri, bu ulusun İslam’dan başka vazgeçilmez değerleri söz konusu olduğunda da göstermek boynumun borcudur. Ne var ki, İslam’ı tebliğden çok, Arap örfünü başına saran din adamlarının geneli ve kendileri gibilerini yetiştirmeyi görev sayan İmam-Hatip okulları, egemen tuttuğu zihniyet ile Türk ulusunun ulusal tepkelerinin (reflekslerinin) altını oymaktadır. Atatürk’ü eleştirmekten haz duyan bu zihniyet nedense gerçekten eleştirilmesi gereken ve Atatürk’le birlikte icat edilen imamlık mesleğine karşı tavır koymamaktadır. Oysa Son Nebi dahi imamdı; ama yaptığı bu imamlıktan dolayı maddi bir çıkar sağlamıyordu. Bu durum da gösteriyor ki, bu cemaatin tek derdi siyasallaşmaktır. Siyasallaştıktan sonra, imamlık devam etse bile bundan hiçbir vicdan ezinci duymayacaklar gibime geliyor.

 

         Türkçeye yönelen saldırıların ekinsel art alanını açıkladıktan sonra Türkçeleştirme bahsinden söz edebiliriz. Bu konuda yapılacak her işten önce şu düzenlemelerin yapılmasının farziyet taşıdığı kanısındayım.

1.                  Her şeyden önce ilk, orta ve yüksek öğrenimde eğitim dilimizin Türkçe olması, yani Türkiye’de her düzeyde derslerin Türk dili aracılığıyla işlenmesinin yasal zemini sağlanmalı ve bu yasa uygulamaya konmalıdır. Bunun için de Türk milleti başına böyle bir ulusal duyarlığı olan yöneticileri getirme bahtını kazanmalıdır. Yoksa ezici bir çoğunluğu Müslümanlık etiketi altında putperest Arap Müslümanlığını savunan milletvekillerinden bu duyarlığı göstermelerini beklemek aptalca olur!)

2.                  Türkçeleştirme çalışmalarını günlük dilden çok bilim dallarında kullanılan dile kaydırmalıyız. Bu hususta bilim adamları ile TDK ve Dil Derneği işbirliği içerisinde çalışmalıdır. Dilimize sokulacak her yeni kavram, Türkçeden kendisine gösterge olarak türetilecek sözcüklerle sokulmalıdır. Böylece “kullanımı yaygınlaşan sözcükleri Türkçeleştirme” sorun ya da zorluğu yaşanmaz. Eğer bilim dalları için ayrı ayrı tercüme odaları / kurulları oluşturulursa ya da TDK bünyesinde zaten var olan bu kurullar etkin bir biçimde işleve geçirilirse yeni kavramlara Türkçe karşılık türetme konusunda gereken sıkıdüzen (disiplin) elde edilebilir.

3.                  Düzenlenecek bir dil yasası ile resmî kurumların yazışmaları Türkçe denetimine bağlı kılınmalıdır.

4.                  Aynı yasayla iş yeri adları yabancı kökenli kelimelerden kurulu iş yeri sahiplerine para cezası getirilmelidir.

 

İ. G.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

28/12/2007 - Tehlikenin Farkında mısınız?

 

 

Tehlikenin Farkında mısınız?

Aralık 2007

 

Yeryüzüne gelen her insan, kendi iradesi dışında gelmektedir. Fakat bu iradesizlik her nesneye egemen olan, her nesnenin bilgisini tümüyle elinde bulunduran tek bir Tanrı’nın, bir Yaratıcı’nın iradesine kalmıştır.

 

İster kabul edelim ister reddedelim; ama evrendeki varlıkları var eden bir gücün olduğunu artık bilimsel gelişmeler de kanıtlıyor. Çünkü her şeyden önce bu kadar karmaşık nesneler dünyasının mantıklı bağlarla örülmesi bir rastlantı eseri olamaz. Hem bir rastlantının var olabilmesi için bile birtakım nesnelerin önceden beri var olması gerekir. Bu nedenle bizim Allah olarak andığımız gücü kabul etmeyi gururlarına yediremeyen tanrıtanımaz kişiler ya da bir tanrıyı kabul edip O’nun gerçek niteliklerini araştırma merakı duymayan kişiler, bu tavırlarıyla ne kadar mantık ve bilim dışı olduklarını da ortaya koyduklarının farkında değildir.

 

Eğer Allah varsa, acaba kendi yarattığı varlıkları bir başlarına koyup bir yerde mi yaşamaktadır? Yoksa her şeyi sonsuz iradesiyle çekip çevirmekte midir? Bu sorunun üzerinde düşünmek ve bir yanıt vermek, O Yaratıcı Güç’e kulluk anlamında yönelip yönelmememiz gerektiği sorunsalını da açığa kavuşturacaktır.

 

Eğer Allah varsa ve bizi gözetliyorsa, bizim birtakım eylemlerde bulunmamızı da bekliyor demektir. İşte bu eylemler, en az bir tanrıya inanan kişilerin tapma adını verdiği eylem biçimidir. En az bir tanrının varlığını kabul etmek, her şeye egemen tek bir tanrının gerçekliğine ulaşmak için aşılan bir aşamadır. Her insan son aşama olan tek tanrıya boyun eğerek, yani son aşamayı daha en başında yaşayarak dünyaya gelir. Fakat yetiştiği çevrenin durumuna bağlı olarak zamanlar tektanrı gerçekliği o insanın bilincinde körelerek çoktanrıcılığa adım atar. Toplumsal kabuller bu adımın itici gücünü oluşturur. Zira çoktanrıcılık insanların iradesine bağlı bir kavramdır. Yani biz insanları çoktanrıcılığa iten şey, insanlık iradesidir. Yalnız başına yaşamaktan korkan insan, eğer kendisine bir Elçi gelip tek olan Allah’ı tanıtmamışsa doğal olarak yeri boş kalan tek bir tanrının yerine birçok tanrıya ibadet etmeye başlayacaktır. Bu tanrılara örnek olarak din adamları, zenginler, zalim yöneticiler, atalar, doğal olaylar gösterilebilir. O nedenle insanların, kulaktan dolma ve yeterince sorgulanmamış bilgilerle “Ben bütün gerçeklere erdim”, “Ben öyle inanıyorum”, “İnancıma ne karışıyorsun?” sözleri Allah katında bir değer taşımaz. Eğer inanca karışılmaması gerekseydi yeni yeni habercilerin, yani nebilerin görevlendirilmesinin bir anlamı kalmazdı. Şu an yeni bir nebi gelmeyecek belki; ama Allah’ın vahyini kırıntılar biçiminde de olsa açıklayan, yaymaya çalışan elçiler o Saat’e (Büyük Patlama olayının tersi yaşanacağı ana) kadar var olacaktır. Zaten Kur’an vahyinin ve onu öğrenen kişilerin var olması demek, elçilik eyleminin deva ediyor olduğunun göstergesinin; çünkü nebilik kavramı yeni vahiyler almayı, elçilik kavramı ise alınan vahiyleri tebliğ etmeyi, yani açıklamayı anlatır.

 

Eğer bir Allah varsa ve o Allah birtakım aracı kişilerle birlikte insanlara hükümlerini bildiriyorsa, bizi bir şeyler sorumlu kılıyor anlamını çıkarmak zorundayız. Her sorumluluk ise sonuçlarına katlanmayı gerektirdiğinden Cennet ve Cehennem kavramlarının da gerçekliğinin bulunması gerekir. Böylece sorumluluğunu bilen ve davranışlarında bunları meyveler hâlinde ortaya koyan kişiler Uçmağ’a ererek ödüllendirilecek (Çünkü müminlerin hayatı Allah tarafından Cennet karşılığında satın alınmıştır. Buna göre hayat, bir ticarettir. Bu ticareti erdemli biçimde yapanlar, büyük ödül olan Cennet’e kavuşacak olanlardır; tefecilik yapan, kalitesiz malları pahalıya satanlar ise büyük hüsrana uğrayacak olanlardır...), kendisine elçi ulaşmamış olanların dışındaki sorumsuz kişiler ise Tamu’ya atılarak karşılık göreceklerdir. Sorumluluklar, yalnızca birtakım âyinlerle sınırlı değildir ve yaşamın öbür alanlarını da kapsamaktadır. Yüce Yaratıcı, bize yüklediği sorumlulukların toplamına İslam adını vermekte ve kitabın (yani sorumlulukların açıklandığı metnin) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamayı kınayıcı bir tavır göstermektedir. Öyleyse Din, törenlerle birlikte değil, hayatın içinde yaşanacak bir olgudur. Böyle bir bağlamda İslam’ı hayata müdahale etmekten aciz bırakan her güç unsuru, aslında İslam’ın düşmanı ve İslam’ı insanların yaşamından uzaklaştıran bir vesile olmaktadır.

 

Son saptamayı “İslam’ı yaşama el atmaktan alıkoymaya çalışan her anlayış, İslam’ın düşmanıdır” biçiminde yaptıktan sonra, insanların bir nefis muhasebesi yapması ve “Ben İslam’ın neresindeyim?” sorusunu kendilerine sorduktan sonra eğer yanılgılarının farkına varırlarsa, buna karşın doğru yola, yani sıratı müstakime dönmeyi bir gurur meselesi durumuna sokup sapkınlık içinde dolaşır dururlarsa tek olan Allah’a inanan biri olarak benim üzerime düşen bildiğim Tanrı ilmini o insanlara tatlı dille anlattıktan sonra, onlara şu soruyu sormaktır:

 

Tehlikenin farkında mısınız?

 

Evet, büyük hüsrana uğrayacağınızın farkında mısınız?

 

Gelin Cennet-Cehennem ve din adamları ile cemaat arasında sıkışıp kalmaktansa İslam’ı gerçek nitelikleriyle tanımaya ve onu yeryüzünde kötülükten alıkoyup iyiliği emretmenin kaynağı konumuna yüceltmeye çaba gösterelim! İnanan kullara her şeyin sahibi ve eğiticisi olan Rab tarafından emredilen temel hukuki ilke budur: Kötülükten alıkoymak (önce kendi nefsimizi, sonra öbür insanları) ve iyiliği (maruf olanı, yani bilginler tarafından bilimin yöntemleri ile doğrulanan ve olması gerektiği vurgulanan şeyleri) emretmek.

 

Artık kendi toplumumuzu ve soyumuzu gereksiz yere yücelten uyuşturucu tavırlardan ve anlamı açık olmayan (Türk ulusu gibi) kavramlardan uzak durarak, yaratılış nedenimizin farkına varalım ve tüm yüreğimizle “Varlığım Rahman’a armağan olsun!” diyelim!

 

 

EK:

 

“Peki, millet ve gelecek anlayışımız ne olacak?” diye mantıklı bir soru sorulabilir. Bunun yanıtı şudur: Ana dili farklı olan her topluluk, ayrı bir millettir. Bu milletler İslam’a girerek koca bir ümmet oluşturmak için çaba göstermeli; ama yine de ümmetin içinde doğabilecek sömürü düzenini önlemek için ayrı ayrı milletler olarak kalmalıdırlar. Bu milletler ayrıca kendi yöneticilerini kendileri seçmeli, yani cumhuriyet rejimini yeğlemelidirler. Çünkü cumhuriyet, rejimi Hakk’ın iradesine en uygun olan yönetim biçimidir. Cumhuriyet, derken bir kere seçilmiş olup, görev yaptığı süre boyunca millet tarafından denetlenip, yanlış yolda iseler doğru yola çekilemeyen, yani diktatörce bir anlayışla davranan vekil topluluğunu kastetmiyorum. Öte yandan her millet, doğaya ve kendi toplumuna uygun bir bilim siyaseti belirleyerek ilim ve fen yolunda ilerlemeye çalışmalıdır.

 

İşte önerdiğimiz millet ve gelecek tablosu budur: Milletler ümmetin içindeki kümelerdir. Her ümmetin kendi yapısının gerektirdiği bir bilim siyaseti vardır.

 

Everi Yöneliş

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

23/10/2007 - YADSIYAMAZSINIZ SALÂT VE ZEKÂT SANDIĞINIZ ŞEYLER DEĞİL

Kategori: Din

 

 

YADSIYAMAZSINIZ

SALÂT VE ZEKÂT

SANDIĞINIZ ŞEYLER DEĞİL

 

(İslam’da Salât’ın Namaz, Zekât’ın da Mal Yardımı Olmadığının İşaretleri)

 

Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınırım!

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.

 

Özet:

         Hz. Lokman’ın oğluna vasiyetinden hareketle Kur’an’ın salâtı ikame emrinin namaz kılma anlamında düşünülemeyeceği, düşünülmesi durumunun Kur’an ayetlerinin hem bağlamlarından kopmasına hem de kendi içlerinde tutarsızlık ve kopukluklar göstermesine neden olduğu genel çizgileriyle belirtilmiştir. Sırayla şu noktalara değinilmiştir:

 

-         Hz. Lokman’ın vasiyeti

-         Rükû edenlerle birlikte rükû etmek / cemaatle namaz kılmak

-         Salâtı ikame tabirinin gerçek anlamını ortaya koyan 30/31 ayeti

-         Sallâ fiilinin “yüz çevirme” anlamının karşıtı olarak kullanıldığı 75/31-32 ayetleri

-         İki vakit salâtın ne anlama geldiği

-         Namazın mükerrer sünnet olup olamayacağı bahsi

 

Ve dipnot olarak sallâ fiilinin sözlük anlamları

 

 

Hz. Lokman’ın oğluna vasiyeti:

 

Yavrum! Salâtı ikame et, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret! Doğrusu, bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. (31:17)

 

Yukarıya alıntıladığım ayette Hz. Lokman’ın oğluna ilk tavsiyesi, geleneğin biçimlendirdiği Müslüman halkın zihniyetinde, namaz kılmaktır. Ne var ki, sonraki emirlerin salât ile hiçbir ilişkisi yoktur!!! Kanımızca bu sonuç, ayetlerdeki ifadeleri yalnız siyak ve sibaklarından değil kendi içlerinde bile kopuk kopuk anlamlandırmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ayeti kendi içinde bir bütün olarak değerlendirirsek, bu ayette namazdan söz edilmiş olmaması gerektiği az çok usavurma (muhakeme) yetisi olan bir kişinin anlaması gereken bir durumdur. Peki Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğüdün ilk bölümü neyi öğütlemektedir?

 

Hemen ivedi bir yanıt buluşturmadan gerçeğin ne olduğunu anlayabilme ereğiyle salâtı ikameden söz eden başka ayetleri de okumalıyız:

 

2/92/41 Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum (Kur'ân)a inanın ve onu ilk inkâr eden, siz olmayın; benim âyetlerimi birkaç paraya satmayın ve benden sakının. 

2/92/42 Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin. 

2/92/43 Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle (Allâh'ın huzûrunda eğilenlerle) beraber eğilin. 

2/92/44 Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 

2/92/45 Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir. 

2/92/46 O(saygılı insa)nlar, Rablerine kavuşacaklarını (gözetir) ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler. 

2/92/47 Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'meti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 

2/92/48 Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez (borcunu ödemez); kimseden şefâat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. 

 

Yüce Allah, yukarıdaki ayetlerin bağlamında Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütleri doğrudan anlatımla önümüze koymuyor mu? Evet, hemen hemen koyuyor. Peki… Allah Allah!.. Altını çizdiğim ayetler, arkasından gelen ayetlerle birlikte ele alındığında kopuk bir manzara gözümüzün önüne serilmiyor mu? Oysa böyle olmaması gerekir. Demek ki, bizim ayetleri algılayışımızda bir çarpıklık var. İlgili ayetlerde verilen iletileri alt alta sıralarsak belki bir yerlere ulaşırız:

 

-                     Önceki Tanrı kitaplarının devamı olan Kur’an’a inanmalı ve Allah’ın ayetlerini hiçbir şey karşılığında satmamalı, yani Tanrı’nın hükümlerini insanlardan gizlememeliyiz.

-                     Yine hakkı bâtılla karıştırma yöntemiyle de Allah’ın ilmini gizlememeliyiz.

-                     Salâtı ikame etmeli, zekâtı ödemeli, rüku edenlerle birlikte rüku etmeliyiz.

-                     İnsanlara iyiliği emrederken kendimiz o iyilikten kaçmamalıyız.

-                     Sabır ve salât ile Allah’a istiane etmeliyiz.

 

“Salâtı ikame edin!” emrinin “Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin.” emrinden sonra gelmesi belki bir şeyler çağrıştırabilir. Çünkü altı çizili eylemi yaptığımızda başka birtakım nesne ve kavramları Yüce Allah’a ortak koşmuş, yani müşrik olmuş oluruz. Yoksa 2/43 ayeti bize Müslümanları müşriklerden ayıran ilk farkın namaz olduğunu mu bildirmek istiyor?! Öyleyse namazın bir parçası olan rükû (!) etmemiz, niçin zekât verme emrinden sonra buyruluyor? Bu anlatım biçemi kambur gözükmüyor mu? Dahası rüku eylemi eğer namazın bir parçası ise, özellikle namazdan ayrı olarak anılmasının anlamı ne ola ki? Genel ulemanın bu durumdan çıkardığı anlam, rükû edenlerle birlikte rükû etmenin “cemaatle namaz kılmak, dolayısıyla cemaatle namazın fazileti” olduğu yönündedir. Ne var ki, aklıma takılmadan edemiyor: Neden rükû eylemi cemaatle namazı ifade etsin? Geleneğin literatürüne göre rükû, önceki ümmetlerin bilmediği bir fiildir. Oysa bu ayetler İsrailoğullarına seslenmektedir. Bu emrin ardından İsrail oğullarına rükû fiilinin tarif edilmesi gerekmez miydi? Sonuç, öyle olmamış, değil bu ayetlerde, başka ayetlerde bile rükûnun nasıl yapılacağı ayrıntılanmamıştır. Oysa daha namaza hazırlık (!) olan abdest konusunda açıklama işlemi gerektiğince yapılmıştı.

 

Öte yandan yukarıdaki ayetlerde zekât amelinin hangi kavramla ilişkisi olduğu görülememektedir[1]. Oysa “salâtı ikame” eylemi, 2/41, 42, 44, 45, 46 ayetleriyle güçlü ve derin bir bağ taşımaktadır. Görünürde böyle olmasa bile kanımca mühürlenmemiş (gelenek ve atalar dini ile algılaması körelmemiş, anormal durumları normal durumlar gibi kabullenmeye başlamamış) kalpler tarafından bu bağ kolayca sezilebilir.

 

30/28: Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: Ellerinizin altında bulunanlarda, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle açık açık sıralıyoruz.

30/29: Zulme sapanlarsa ilimsiz bir biçimde keyiflerine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığına kim yol gösterecek? Böylelerinin yardımcıları yoktur.

30/30: O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.

30/31: O'na yönelmiş kişiler olarak O'ndan sakının! Namazı/duayı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın;

Müniybiyne ileyhi vettekûhü ve ekıymûssalâte ve lâ tekûnû minelmüşrikiyn.

30/32: Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.

30/33: İnsanlara bir zorluk dokunduğunda, Rablerine yönelerek O'na yakarırlar. Sonra onlara bir rahmet tattırınca bakarsın ki, içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyor.

30/34: Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler diye. Haydi, yararlanın/zevklenin! Yakında bileceksiniz...

30/35: Yoksa onlara kesin bir kanıt mı indirdik de onlara Allah'a ortak koşmalarını söylüyor!

 

Bu da ne oluyor?! Bu ayetlerin arasında, böyle bir bağlamda namaz kılmanın işi ne ola ki?!  Acaba Yüce Allah gerçekten müşrik olmamamız için namaz kılmamızı mı buyuruyor? Öyleyse hadis kültüründe Mekke müşriklerinin namaz kılması onları niçin müşriklikten kurtaramıyor? Kırmızılaştırdığım yerdeki “ve” bağlacı birçok ayette “yani” anlamına gelmektedir. Sözün özü Yüce Allah, bu ayette bir tanım veriyor. Neyin tanımı? Salâtı ikamenin tanımını: Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak. Dikkat ederseniz, 2/45’te sabra salâttan önce sarılmalıyız; çünkü bir şeylere sabretmeden “tek olan Allah’a bağlılığı ayakta tutmak” olanaksızdır. Kur’an’da “salâtı ikame” tabirinin hemen her zaman “şirk” bağlamında anılmasının “Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak” anlamından kaynaklandığı kanısındayım. Dolayısıyla vahdet kavramının peşinden gidilmelidir. Nitekim sallâ fiilinin “arkasından gitmek” anlamı[2] da vardır ve bu anlamın Kur’an’da kullanıldığı geleneğin ulemasınca görülmemiş olsa bile aşağıdaki ayetlerde görülebilir; çünkü  “yüz çevirme” anlamının karşısına konmuştur:

 

İşte o, (Peygamberin getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı (lâ sallâ). Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti. (75/31-32)

Ayrıca 19/59’da “yitirilen salât”ın bu anlamdaki salât olduğu anlaşılabilir. Yani, kişiler genel anlamda Allah’ın vahyini izlemeyi bırakıp kendi nefislerinin uydurduğu kurallara uymaya başladıkları için salâtı yitirmişlerdir. “Namazı yitirmek” deyimi ise dilbilgisi bakımından bir tuhaflıktan başka bir şey olamaz!

 

Böyle bir durumda, abdest alınması gereken salâtın (ki bu tür bir salâttan söz edilen ayetlerde ve bağlamlarında şirk konusuna değinilmemiştir ve belirlenen iki zaman söz konusudur: Fecr ve İ’şâ’) namaz olmadığı, bir “birlik durumuna geçme, toplanma” kavramıyla ilişkili olduğu sezilebilir. Peki, müminler niçin toplanır? Elbette Elçi’nin diyeceklerini dinlemek ve dersler çıkarmak için toplanırlar. Öyleyse abdest alınarak yerine getirilen salât eylemi bir “söylev”dir. Nitekim, salât kelimesinin anlamlarından biri de “yapılan konuşma”dır.

 

İşin özünde, Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayette beş vakit bir namaza vurgu yapmamış olması ve Müslüman geleneğinde ise beş vakit namazın yaygınlık taşıması, geleneğin nakline göre Elçi’den önce kılınan namazın beş vakit olmadığı ve Son Elçi’nin Kur’an’a karşın hiçbir inanana 5 vakit namazı dayatamayacağı düşünüldüğünde bu durumlar bizi namazın İslam’a bir bütün şeklinde sokulmuş olabileceği düşüncesine itmiştir. O nedenle namazın mütevatir ve tekrarlanan sünnet olarak günümüze geldiği şeklindeki savunma bizim açımızdan önem taşımamaktadır. Zira namaz, Arap yönetiminden kesin bir destek bulduğu bir ortamda (ki Muaviye ve ardıllarının İslam’ı siyasetten kovma anlayışlarını topluma dayattıklarını çok iyi biliyoruz) bütün kültleriyle İslam’a sokulduktan sonra mütevatir ve tekrarlana gelen bir eylem durumuna geçmiş de olabilir.

 

 

 

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır!

 



[1] Aslında bu durum doğaldır; çünkü Kur’an’da anılan zekât malla ilgili bir mevzu değil, yaşayışla bağlantılı bir gönül arındırmasıdır. Bunu nereden anlıyoruz? Elbette Kur’an’da zekât kelimesi anılarak malla ilgili bir yardım biçimini tarif eden hiçbir ayetin olmamasından anlıyoruz. İşin gülüncü genel İslam uleması sırf düşündükleri yönde hadisler var diye Kur’an’ın ifadelerini bir yana bırakıp sadaka bahsini zekât ile karıştırmışlar, hattâ nerede sadakanın kimlere, nasıl, ne kadar verileceğini tarif eden ayetlerdeki sadaka kelimesini de zekât kelimesi ile değiş tokuş etmişlerdir. Onların müntesipleri ise şunu hiç sormamıştır: Be şeyhim, Kur’an’ın bu ayetinde sadaka kelimesi geçiyor. Peki onu niye zekât olarak anlamlandırıyoruz? Eğer sözü edilen şey zekât olsa idi, Yüce Allah o ayette zekât kelimesini birebir olarak kullanmaz mıydı?

            Öte yandan zekât’ın yalnızca kulun verdiği değil, Allah’ın verdiği biçimi de vardır: Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik (zekât) verdik. Korunan biriydi o. = ve hanânen min ledünnâ ve zekât ve kâne tekıyyen.(19/13) (Hatırlayın, salâtın Allah’ın müminler ve Elçi üzerine yaptığı bir biçimi vardı!)  Burada Onun korunan (yani takvalı, haramlardan uzak duran) biri olmasını sağlayan zekât göstermesidir. Öyleyse evet, zekât vermek değil, zekât göstermek (çünkü etâ fiilinin anlamlarından biri de göstermek’tir)… Burada Kur’an’da zekât’ın anlamının da düzelme anlamındaki arınma olduğu kendisini gösteriyor.

[2]ﺻﻠﻰ : Dua, dua etmek; yalvarma, yakarış; konuşma, söylev, nutuk; övgü, methiye; nimet; meydana getirmek, sebep olmak; yakından takip etmek, izlemek, uymak, bağlı kalmak; irtibata geçmek veya irtibata geçilmek; hayvanın kuyruğunun çıktığı yer, but.

            Örneğin “bir at yarışında ilk atın peşinden bir burun farkıyla giden at”a el-musalli (yakından izleyen) denir.

 

6 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Beytullah, ne yazık ki tarihsel süreç içerisinde bir kübik yapı olan Kâbe (putu) olarak algılanmıştır. Oysa buradaki Beyt=Ev kelimesi bir Kuran mecazıdır; çünkü Beyt'e giren güvenlikte/Cehennem'den emin olur. Bu bakımdan Beyt'in ne olduğu açıktır: İslami Sistem. (Ayrıntılı eleştiri ve görüşlerinizi esenerus@gmail.com adresine yazabilirsiniz)

Kategoriler

Arkadaşlarım

beycivan
hiramusta
Blogcu Yardım
sakirmgk
saclariniz