Birlemeci Ev'e Yönelişi Tartışma Ocağı (BEYT-O)

24/2/2009 - Namazın Niteliği Bahsi -yeniden- YANIT BEKLENİYOR!

Kategori: Din

 

Namazın Niteliği Bahsi

 

Söz Başı

 

Aşağıdaki soruları her yanılgıdan arınık olan Allah’ı eleştirme niyetiyle değil, O Allah’ın Müslüman olmak isteyen kişilerin akla dayanan eleştiriler yapmadan bir Din’e girmeyeceklerini göz önünde bulundurduğu, dolayısıyla insanlara “Beni anlatanlara körü körüne inanın!” emrini vermediği yönündeki kanıma dayanarak soruyorum. Allah dilerse, doğrulara ulaşırız!

 

 

İçindeki Sorular:

 

1.     Namaz kılmak, Allah’ın bir emri midir?. 1

2.     Allah’ın Müslümanlardan murat ettiği ilk yükümlülük, namaz mıdır?. 1

3.     Namaz her şeyden önce kime farz kılınan bir ibadet biçimidir?. 2

4.     Allah, niçin yeryuvarın tümünde doğa koşullarına uymayan bireysel bir tapınış biçimi buyursun?. 3

5.     Salât’ın öz anlamı “dua” mıdır?. 4

6.     Namazda niçin farz rekâtlar ve sünnet rekâtlar olmak üzere iki ayrı bölüm var?. 4

7.     Hz. İsa’ya emredilen namaz ve zekât, Kitab-ı Mukaddes’in hangi sayfalarında?. 5

8.     Namaz ya da dua, emreder mi?. 5

9.     Namazı alay ve eğlence konusu yapan kim?. 5

10.        Kişi ölmek üzereyken vasiyet sırasında araya giren namaz da neyin nesi?. 6

11.        Namaz nasıl zayi edilir?. 6

12.        Elçi, ailesine hangi salâtı emrediyor?. 7

13.        Müslümanlara savaş emrini veren bir ayette namazın işi ne?. 8

14.        İslam milletini yönetecek kişide aranacak ilk özellik nedir?. 8

 

 

1.     Namaz kılmak, Allah’ın bir emri midir?

 

Birçok kişi bu söylediğimizi tuhaf karşılayacaktır. Bu algılama zemini, İslam inanışlarına bilinçli olarak inanılmadığını gösterir. Zira bizi bu soruyu sormaya iten temel neden, gelenekte bize aktarılan namazın Kuran’da sözü edilen salâtla pek uyuşmaması olmuştur.

Yadsınamayacak gerçek şu ki, Kuran’da hangi namazın hangi biçimde kılınacağı bildirilmediği gibi[1] namazların kılınma biçiminin kimden veya nereden öğrenilmesi gerektiği noktasında da başvurulacak bir kişi/yer bildirilmemiştir.

 

Ø       Öte yandan biz, Din’in temel kitabından genel geçer bir namaz biçimini niçin öğrenemeyelim? Niçin Yüce Allah müminlerden bunu saklasın?

 

 

2.     Allah’ın Müslümanlardan murat ettiği ilk yükümlülük, namaz mıdır?

 

Müslümanların çoğunluğu bu soruya büyük olasılıkla “Elbette öyledir” biçiminde bir yanıt vereceklerdir. Ne var ki, yanlış cevap! Çünkü Müslüman kişi, “Allah’ın buyruklarına teslim olmuş, kendi ve doğayla ilişkisinde barışa ermiş kişi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle Şeytan, onun baş düşmanıdır. Şeytan’ın temel hedefi ise, tek olan Allah’a inanan Müslüman kişiyi bu inancından uzaklaştırmak ve Allah’ın yanında (“Allah’tan başka” değil) soyut ya da somut birtakım putlara taptırmaktır. İnsanlar ahırette “Ben Allah’ın olmadığına inandım.” diye hayıflanmayacak; zira insanlar istemeseler bile Allah’ın kulu olmaktan öteye geçemezler. Ne var ki, kurtuluşa erenler, O’nun vahyine kulak verip ilmiyle amel edenlerdir. Öte yandan insanlar ahırette şöyle hayıflanır: “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki, vallahi bizler şirk koşanlar değildik!” (6/23). Çünkü Şeytan, onlara dünya hayatında fark ettirmeden Allah’ın yanında başka tanrılara da taptırmıştır. Bu kural, görünüşte Müslümanlığa mensup olan kimseler için de geçerlidir. Öyleyse buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, Müslümanlara buyrulan ilk yükümlülüğün, vahye ve onun bildirdiği Tek Allah’a bağlılığı ayakta tutarak Allah’ın yanında tanrılar edinmemekte diretmek olması gerekmez mi? Nitekim Cennet’e girmeyi engelleyen kesin durum, “kişinin yüreğinde şirk pisliğinin bulunması”dır (4/48). Peki ne oluyor da Müslümanların genel zihniyeti, ilk yükümlülüğü, namaz kılmak şeklinde bir farziyetle sınırlandırıyor? Kanımızca bunun nedeni, namaz tapınışı İslam’a sokulduğu sırada, yaygınlaştırılması amacıyla namazın önem derecesini Kuran’a inanıp inanmama derecesinde kabul ettirme çabasıdır. O nedenle aslında “Salâtı ikâme etmeyen kâfirdir” tümcesinde sahih olan bir anlam, “Namaz kılmayan kâfirdir” tümcesinde mevzu duruma düşmektedir. Zira salât, bundan böyle tam anlamıyla “vahiydeki Tek (ehad olan) Allah’a bağlılığı ayakta tutma” değil de sözde “Din’in en önemli bireysel yükümlülüğü olan namaz” anlamına evirilmiştir. 

 

 

3.     Namaz her şeyden önce kime farz kılınan bir ibadet biçimidir?

 

[074.043]
[074.043] [DI] Onlar derler ki: «Namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [DV] Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [E0] Derler: biz namaz kılanlardan değildik
[074.043] [E1] (Onlar) derler: «Biz namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [E2] Suçlular der ki: «Biz namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [FK] Cehennemlikler derler ki; «Biz namaz kılanlardan değildik.
[074.043] [IK] Derler ki: Biz, namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [SY] Onlar şöyle cevap verecekler: «Biz namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [TK] Onlar: «Biz namaz kılanlardan değildik» dediler.
[074.043-4] [ON] Dediler ki: «Biz namaz kılanlardan olmadık. Ve yoksullara taam verir de olmadık.»

 

         “Biz namaz kılanlardan değildik” hayıflanmasını yapanlar kimdir? Müminler mi? Hayır, tam tersine mücrimler... “Mücrim” kelimesinin anlamı Son Nebi’den sonraki siyasi kargaşalar döneminde bulandırılmış ve “günahkâr Müslüman” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bunun koşutu bir gelişme olarak da, Kuran’da Cehennem’e girenlerin oradan çıkamayacaklarına ilişkin kesin ifadeler bulunmasına karşın, günahkâr Müslümanların Cehennem’de günahlarının cezasını çektikten sonra Cennet’e kabul edileceği inanışı yayılmıştır. Bu kadar malumatı verdikten sonra sormak gerekir,

Ø       bu hayıflanmayı neden namazları tam olarak eda etmeyen müminler değil de mücrimler, yani kâfirler, inkârcılar, müşrikler yapmaktadır?

Aynı mücrimler, 74/46 ayetinde “Din gününü yalanlardık” diyor. Yine Allah 74/48’de “Artık onlara şefaatçilerin şefaati de yarar vermez” diye buyurmuştur. Yani bu kimselerin müminlerin bir kesimi olması, olanaksız bir durumdur. Öyleyse bu mücrimlerin ilk hayıflanmasının, Allah’ın tekliğine ve vahyi ulaştıran elçilere bağlanmamaları olması daha mantıklı olmaz mı? Ayrıca bu ayette “mukıymüssalâte” ifadesi değil, “musalliyn” kelimesi kullanılır. Peki niye “namaz kılanlar” olarak çevrilmek zorunda hissedilmiştir? “Dua edenler” olarak çevrilse daha anlamlı olmaz mı? Zira sık sık dua edenler Allah karşısında kibirlerini yenmiş insanlardır ve dolayısıyla Zikr’e kulak verirler.

Öte yandan eğer gerçekten 74/43’e göre namaz kılmayanlar cehenneme girecekse aşağıdaki ayetlerde niye hiç namaz geçmiyor? Bu tutarsızlığın nedeni nedir?

O tevbe edenler, o ibadet edenler, o hamdedenler, o oruç tutanlar, o rukua varanlar, o secdeye kapananlar, o iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırı koruyanlar... Müjdele o mü'minleri! (9/112)

Bütün müslüman (teslim olan) erkekler, müslüman (teslim olan) kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler (kânitiyn), itaat eden kadınlar (kânitât), doğruluk yapan erkekler, doğruluk yapan kadınlar, sabreden erkekler sabreden kadınlar, mütevazı erkekler (hâşi’ıyn), mütevazı kadınlar (hâşi’ât), benliğini arındıran erkekler (mütesaddikıyn), benliğini arındıran kadınlar (mütesaddikât), oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı Çok anan erkekler ve kadınlar yok mu, işte bunlara Allah bir bağışlama ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (33/35)

Ø       Acaba 9/112’de niçin secde ve rükû edenler ayrı ayrı anılmış da toptan mukıymussalât ya da musalliyn denip geçilmemiş?

Ø       Eğer gerçekten bu ayetin anlamına vâkıfsanız, yani gerçekten secde ve rükû bir genelleme yoluyla “namaz” anlamına geliyorsa bu ayrıcalığın nedenini de açıklayabilmelisiniz?

Aynı ikili 22/77, 48/29, 22/26, 2/125’te de var. Fakat nasıl oluyorsa secde ve rükû kavramları ayrı ayrı olarak da (tek başına rükû: 38/24, 77/48) sözde “namaz” anlamında birçok ayette anılıyor. Öte yandan râkı’ûn kelimesini kimi çevirilerde görüldüğü gibi Allah’la kul arasındaki ahlâk ilişkisinde “tevazu göstererek Allah'ın emirlerine boyun eğenler”, secde edenler kelimesini ise yine Allah’la kul arasındaki ahlâk ilişkisinde “içten bir saygıyla boyun eğenler” anlamına yormak çok mu zor? Nitekim 77/48 ayetinde Allah tarafından rükû etme emrinin ilginç bir bağlamda verilmesi rükûdan anladığımız yeni anlamı da haklı çıkarabilecek niteliktedir. Secde içinse hiç kafa yormaya gerek yok. Çünkü zaten geleneğin uleması birçok ayette (özellikle meleklerin Âdem’e secde etmesi olayı anlatılırken) farkında olmadan secdenin Kuran’daki tek anlamını mecaz anlam gibi düşünüp “boyun eğmek” anlamında çevirmektedir. Ne var ki, geleneğin mealcileri bu temel kelimeler arasındaki anlam inceliklerini genelde gözden kaçırıp çevirilerine yansıtamadığından dolayı Kuran, açlıktan bayılacak duruma gelmiş birisi yese bile tat vermeyecek, içindeki malzemenin ne idüğü belirsiz olduğu bir çorba durumuna düşürülmüştür.

 

Önerdiğimiz çeviri:

            Derler ki: “Biz (Allah’ın birliğini vurgulayan vahyine ve Elçisine) bağlı kişiler değildik.” (Müddesir, 74.43)[2]

 

 

4.     Allah, niçin yeryuvarın tümünde doğa koşullarına uymayan bireysel bir tapınış biçimi buyursun?

 

Bilindiği gibi yeryüzünün her yerinde namazın beş vakti gerçekleşmemektedir. Kutuplara yakın yerlerde 5 vakit gerçekleşmediğinden dolayı, buralarda yaşayan Müslümanların beş vaktin gerçekleştiği en yakın yerin saatine göre namazını kılabileceği fetvasını vermişlerdir.

Ø       Hz. Allah dünyanın yuvarlak olduğunu bildiğine göre niçin kendi yarattığı dünyanın şekline uyan bir bireysel tapınış biçimiyle Müslümanları yükümlü kılmamıştır? Yoksa o bölgelerde yaşamak İslam’a uygun değil midir? Bu durum, bu anlama mı geliyor?

Ø       Yoksa İslam tüm insanların girmesi şart olan bir din değil de, yalnızca Arapların sorumlu tutulduğu bir din midir? Yoksa bu anlama mı geliyor?

Ø       Gerçi abdesti tarif eden ayette “Namaz vakti geldiğinde abdest alın!” biçiminde değil de “Namaza duracak olduğunuzda abdest alın!” biçiminde bir buyruk vardır. Öyleyse sizce bu durum yukarıdaki fetvayı verebilmek için bir işaret midir?

Ø       (Arapların hayrete düşeceğini umursamadan) Dünyanın yuvarlak olduğundan, demirin gökten indiğinden vb. şeylerden açıkça söz eden Yüce Allah, niçin Araplara “Bu beş vakit sizinkine benzer topraklar içindir, sizinkine benzemeyenler de namazlarını şöyle kılsınlar…” dememiş olabilir?

Ø       Öte yandan her ne kadar hadis kitaplarını Allah’ın Kitabı’na eş kabul eden ulema kabul etmese bile Elçi’ye Kuran dışında vahiy göndermediği Kur’an’da apaçık[3] olan Rab, Son Kitap’ında niçin namazın kılınış biçimini tarif etmemiştir?

 

 

5.     Salât’ın öz anlamı “dua” mıdır?

 

Geleneksel din anlayışına göre “Namaz, duadır”. Oysa “dua” kelimesi Kuran’da salât kelimesinden ayrı olarak birçok yerde anılmıştır. Peki

 

Ø       hangi ayette belirli vakitlerde dua edilmesi buyrulmuştur?

Ø       Kuran’da günün beş vakti Allah’ın tesbih edilmesinden söz edilir (20/130) de, niçin dua edilmesinden söz edilmez? Buna göre “Namaz, dua değil, tesbihtir” önermesini mi doğru kabul etmeliyiz? Öyleyse geleneğin Hz. Muhammet’i niçin “Namaz, duadır” anlamında bir hadis ihdas etmiştir?

 

 

6.     Namazda niçin farz rekâtlar ve sünnet rekâtlar olmak üzere iki ayrı bölüm var?

 

Ø       Evet… Nur-ı Muhammedî efsanesi gerçek olmadığına göre bunun Allah’ın yanında Hz. Muhammet’i memnun etmek için farz kılındığını savunabilir miyiz?

Ø       Hz. Allah bize “Peygamberler arasında ayrım yapmayın!” biçiminde buyururken niçin bizden örneğin Hz. İsa veya Musa için istemediği bir yükümlülüğü beklesin?

Ø       Din’de bir Allah’ı bir de Resulullah’ı hoşnut etmek için iki ayrı iş yapılabilir mi?

Ø       Hz. Peygamber’in kıldığı sünnet rekâtlar yalnızca sünnet ise, yani farz değilse Cuma namazına gelip de farzı kılıp sünneti kılmadan camiden ayrılanlara niçin kötü gözle bakılıyor?

Ø       Eğer namazın sünnetleri gerçekten de farz derecesinde değerliyse Allah’ın Kitabı olan Kur’an’da sözü edilmemeye değer bulunmamasının nedeni nedir? Söyleyin, “salâtü’s-sünnet” kavramı niçin yoktur Kur’an’da? Üstelik “farz namaz” kavramı bile yoktur Kur’an’da. Bütün bunlar bir açıklamaya gerek duymuyor mu? Evrensel İslam düşüncemiz bu açıklamayı gerektirmez mi? Eğer gerektirmez ise, İslam’da farz+sünnet şeklinde bir namazın olmadığı namazın rekât sayısı belirsiz, inanan kişinin öncelemesine bırakılmış bir şekilde olduğunu düşünmemiz gerekmez mi? Bu durum da geçmişte otorite kabul edilen İslam âlimlerinin değerlendirmelerini boşa çıkarmaz mı?

 

 

7.     Hz. İsa’ya emredilen namaz ve zekât, Kitab-ı Mukaddes’in hangi sayfalarında?

 

Diyanet Vakfı

19.31. "Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti."

            Diyanet Vakfı

6.162. De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım/kulluğum/bağışım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.

         Müslüman ulemadan kimisi Hıristiyan rahiplerin de namaz kıldıklarından söz etmiştir. Hz. İsa’ya inen emirler, İncil’de bulunduğuna göre orada Hz. İsa ve havarilerinin namaz kılma biçimleriyle ilgili bir açıklama da bulunmalı değil mi?[4] “Namaz, Kur’an’dan önce de müminlere emredilmişti” tezinin haklı çıkması biraz buna bağlıdır. Eğer Hz. Musa ve çevresindekilere verilen “Evlerinizi kıble edinin!” (10.87) emrini hatırlarsak bu açıklamayı Tevrat’ta da bulma hakkımızın olduğunu düşünebiliriz.

 

 

8.     Namaz ya da dua, emreder mi?

 

Diyanet Vakfı

11.87. Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!

Ayetin çevirisindeki abuk sabukluğu fark etmediyseniz lütfen yeniden okuyunuz efendiler! Türkiye’de karşılaştığım hiçbir çeviride farklı bir ifadeye rastlamadım. Bu tuhaflık, açıklanmaya veya düzeltilmeye muhtaç değil mi? Bu tuhaflığı göre göre bu çeviriyi yapanların ayetten bir b.k anlamadığı seziliyor. Oysa ufacık bir akıl yürütmesi buradaki salât kelimesinin hangi anlama geleceği hususunda bir fikir verebilirdi. Şuayb’ın Allah’ın elçisi olması dolayısıyla Allah’la olan irtibatı, onun salâtı olarak anlaşılabiliyor.

 

Önerilen çeviri:

         11.87. Dediler ki: Ey Şuayp! Babalarımızın taptıklarını veya mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana Allah’tan gelen vahiy mi emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!

 

Buraya yakıştırdığım “irtibat” anlamı, 9.103 ayetindeki salât için de düşünülebiliyor:

 

Diyanet Vakfı

9.103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.

 

Önerilen çeviri:

         9.103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlarla irtibatta ol. Çünkü senin irtibatın onları yatıştırır. Allah işitendir, bilendir

 

 

9.     Namazı alay ve eğlence konusu yapan kim?

 

Diyanet Vakfı

5.58. Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünemeyen bir toplum olmalarındandır.

 

Ø       Kim bunlar? Kimler kimleri namaza çağırıyor?

 

Diyanet çevirisi “müminler inkârcıları namaza çağırıyor” anlamını verirken, Elmalılı “namaz için okunan ezanın” inkârcılarca alaya alındığı anlamını veriyor. Ali Bulaç ise tüm çevirilerin tersine “müminler birbirini namaza çağırdığında” anlamını vermiş çeviriye.

Ø       Arapça bilmediğimize göre hangi çevirinin doğru olduğunu nasıl belirleyeceğiz?

 

 

YADSIYAMAZSINIZ

SALÂT VE ZEKÂT

SANDIĞINIZ ŞEYLER DEĞİL

 

(İslam’da Salât’ın Namaz, Zekât’ın da Mal Yardımı Olmadığının İşaretleri)

 

Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınırım!

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.

 

Özet:

         Hz. Lokman’ın oğluna vasiyetinden hareketle Kur’an’ın salâtı ikame emrinin namaz kılma anlamında düşünülemeyeceği, düşünülmesi durumunun Kur’an ayetlerinin hem bağlamlarından kopmasına hem de kendi içlerinde tutarsızlık ve kopukluklar göstermesine neden olduğu genel çizgileriyle belirtilmiştir. Sırayla şu noktalara değinilmiştir:

 

-         Hz. Lokman’ın vasiyeti

-         Rükû edenlerle birlikte rükû etmek / cemaatle namaz kılmak

-         Salâtı ikame tabirinin gerçek anlamını ortaya koyan 30/31 ayeti

-         Sallâ fiilinin “yüz çevirme” anlamının karşıtı olarak kullanıldığı 75/31-32 ayetleri

-         İki vakit salâtın ne anlama geldiği

-         Namazın mükerrer sünnet olup olamayacağı bahsi

 

Ve dipnot olarak sallâ fiilinin sözlük anlamları

 

 

Hz. Lokman’ın oğluna vasiyeti:

 

Yavrum! Salâtı ikame et, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret! Doğrusu, bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. (31:17)

 

Yukarıya alıntıladığım ayette Hz. Lokman’ın oğluna ilk tavsiyesi, geleneğin biçimlendirdiği Müslüman halkın zihniyetinde, namaz kılmaktır. Ne var ki, sonraki emirlerin salât ile hiçbir ilişkisi yoktur!!! Kanımızca bu sonuç, ayetlerdeki ifadeleri yalnız siyak ve sibaklarından değil kendi içlerinde bile kopuk kopuk anlamlandırmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ayeti kendi içinde bir bütün olarak değerlendirirsek, bu ayette namazdan söz edilmiş olmaması gerektiği az çok usavurma (muhakeme) yetisi olan bir kişinin anlaması gereken bir durumdur. Peki Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğüdün ilk bölümü neyi öğütlemektedir?

 

Hemen ivedi bir yanıt buluşturmadan gerçeğin ne olduğunu anlayabilme ereğiyle salâtı ikameden söz eden başka ayetleri de okumalıyız:

 

2/92/41 Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum (Kur'ân)a inanın ve onu ilk inkâr eden, siz olmayın; benim âyetlerimi birkaç paraya satmayın ve benden sakının. 

2/92/42 Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin. 

2/92/43 Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle (Allâh'ın huzûrunda eğilenlerle) beraber eğilin. 

2/92/44 Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 

2/92/45 Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir. 

2/92/46 O(saygılı insa)nlar, Rablerine kavuşacaklarını (gözetir) ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler. 

2/92/47 Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'meti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 

2/92/48 Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez (borcunu ödemez); kimseden şefâat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. 

 

Yüce Allah, yukarıdaki ayetlerin bağlamında Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütleri doğrudan anlatımla önümüze koymuyor mu? Evet, hemen hemen koyuyor. Peki… Allah Allah!.. Altını çizdiğim ayetler, arkasından gelen ayetlerle birlikte ele alındığında kopuk bir manzara gözümüzün önüne serilmiyor mu? Oysa böyle olmaması gerekir. Demek ki, bizim ayetleri algılayışımızda bir çarpıklık var. İlgili ayetlerde verilen iletileri alt alta sıralarsak belki bir yerlere ulaşırız:

 

-                     Önceki Tanrı kitaplarının devamı olan Kur’an’a inanmalı ve Allah’ın ayetlerini hiçbir şey karşılığında satmamalı, yani Tanrı’nın hükümlerini insanlardan gizlememeliyiz.

-                     Yine hakkı bâtılla karıştırma yöntemiyle de Allah’ın ilmini gizlememeliyiz.

-                     Salâtı ikame etmeli, zekâtı ödemeli, rüku edenlerle birlikte rüku etmeliyiz.

-                     İnsanlara iyiliği emrederken kendimiz o iyilikten kaçmamalıyız.

-                     Sabır ve salât ile Allah’a istiane etmeliyiz.

 

“Salâtı ikame edin!” emrinin “Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin.” emrinden sonra gelmesi belki bir şeyler çağrıştırabilir. Çünkü altı çizili eylemi yaptığımızda başka birtakım nesne ve kavramları Yüce Allah’a ortak koşmuş, yani müşrik olmuş oluruz. Yoksa 2/43 ayeti bize Müslümanları müşriklerden ayıran ilk farkın namaz olduğunu mu bildirmek istiyor?! Öyleyse namazın bir parçası olan rükû (!) etmemiz, niçin zekât verme emrinden sonra buyruluyor? Bu anlatım biçemi kambur gözükmüyor mu? Dahası rüku eylemi eğer namazın bir parçası ise, özellikle namazdan ayrı olarak anılmasının anlamı ne ola ki? Genel ulemanın bu durumdan çıkardığı anlam, rükû edenlerle birlikte rükû etmenin “cemaatle namaz kılmak, dolayısıyla cemaatle namazın fazileti” olduğu yönündedir. Ne var ki, aklıma takılmadan edemiyor: Neden rükû eylemi cemaatle namazı ifade etsin? Geleneğin literatürüne göre rükû, önceki ümmetlerin bilmediği bir fiildir. Oysa bu ayetler İsrailoğullarına seslenmektedir. Bu emrin ardından İsrail oğullarına rükû fiilinin tarif edilmesi gerekmez miydi? Sonuç, öyle olmamış, değil bu ayetlerde, başka ayetlerde bile rükûnun nasıl yapılacağı ayrıntılanmamıştır. Oysa daha namaza hazırlık (!) olan abdest konusunda açıklama işlemi gerektiğince yapılmıştı.

 

Öte yandan yukarıdaki ayetlerde zekât amelinin hangi kavramla ilişkisi olduğu görülememektedir[1]. Oysa “salâtı ikame” eylemi, 2/41, 42, 44, 45, 46 ayetleriyle güçlü ve derin bir bağ taşımaktadır. Görünürde böyle olmasa bile kanımca mühürlenmemiş (gelenek ve atalar dini ile algılaması körelmemiş, anormal durumları normal durumlar gibi kabullenmeye başlamamış) kalpler tarafından bu bağ kolayca sezilebilir.

 

30/28: Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: Ellerinizin altında bulunanlarda, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle açık açık sıralıyoruz.

30/29: Zulme sapanlarsa ilimsiz bir biçimde keyiflerine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığına kim yol gösterecek? Böylelerinin yardımcıları yoktur.

30/30: O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.

30/31: O'na yönelmiş kişiler olarak O'ndan sakının! Namazı/duayı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın;

Müniybiyne ileyhi vettekûhü ve ekıymûssalâte ve lâ tekûnû minelmüşrikiyn.

30/32: Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.

30/33: İnsanlara bir zorluk dokunduğunda, Rablerine yönelerek O'na yakarırlar. Sonra onlara bir rahmet tattırınca bakarsın ki, içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyor.

30/34: Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler diye. Haydi, yararlanın/zevklenin! Yakında bileceksiniz...

30/35: Yoksa onlara kesin bir kanıt mı indirdik de onlara Allah'a ortak koşmalarını söylüyor!

 

Bu da ne oluyor?! Bu ayetlerin arasında, böyle bir bağlamda namaz kılmanın işi ne ola ki?!  Acaba Yüce Allah gerçekten müşrik olmamamız için namaz kılmamızı mı buyuruyor? Öyleyse hadis kültüründe Mekke müşriklerinin namaz kılması onları niçin müşriklikten kurtaramıyor? Kırmızılaştırdığım yerdeki “ve” bağlacı birçok ayette “yani” anlamına gelmektedir. Sözün özü Yüce Allah, bu ayette bir tanım veriyor. Neyin tanımı? Salâtı ikamenin tanımını: Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak. Dikkat ederseniz, 2/45’te sabra salâttan önce sarılmalıyız; çünkü bir şeylere sabretmeden “tek olan Allah’a bağlılığı ayakta tutmak” olanaksızdır. Kur’an’da “salâtı ikame” tabirinin hemen her zaman “şirk” bağlamında anılmasının “Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak” anlamından kaynaklandığı kanısındayım. Dolayısıyla vahdet kavramının peşinden gidilmelidir. Nitekim sallâ fiilinin “arkasından gitmek” anlamı[2] da vardır ve bu anlamın Kur’an’da kullanıldığı geleneğin ulemasınca görülmemiş olsa bile aşağıdaki ayetlerde görülebilir; çünkü  “yüz çevirme” anlamının karşısına konmuştur:

 

İşte o, (Peygamberin getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı (lâ sallâ). Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti. (75/31-32)

Ayrıca 19/59’da “yitirilen salât”ın bu anlamdaki salât olduğu anlaşılabilir. Yani, kişiler genel anlamda Allah’ın vahyini izlemeyi bırakıp kendi nefislerinin uydurduğu kurallara uymaya başladıkları için salâtı yitirmişlerdir. “Namazı yitirmek” deyimi ise dilbilgisi bakımından bir tuhaflıktan başka bir şey olamaz!

 

Böyle bir durumda, abdest alınması gereken salâtın (ki bu tür bir salâttan söz edilen ayetlerde ve bağlamlarında şirk konusuna değinilmemiştir ve belirlenen iki zaman söz konusudur: Fecr ve İ’şâ’) namaz olmadığı, bir “birlik durumuna geçme, toplanma” kavramıyla ilişkili olduğu sezilebilir. Peki, müminler niçin toplanır? Elbette Elçi’nin diyeceklerini dinlemek ve dersler çıkarmak için toplanırlar. Öyleyse abdest alınarak yerine getirilen salât eylemi bir “söylev”dir. Nitekim, salât kelimesinin anlamlarından biri de “yapılan konuşma”dır.

 

İşin özünde, Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayette beş vakit bir namaza vurgu yapmamış olması ve Müslüman geleneğinde ise beş vakit namazın yaygınlık taşıması, geleneğin nakline göre Elçi’den önce kılınan namazın beş vakit olmadığı ve Son Elçi’nin Kur’an’a karşın hiçbir inanana 5 vakit namazı dayatamayacağı düşünüldüğünde bu durumlar bizi namazın İslam’a bir bütün şeklinde sokulmuş olabileceği düşüncesine itmiştir. O nedenle namazın mütevatir ve tekrarlanan sünnet olarak günümüze geldiği şeklindeki savunma bizim açımızdan önem taşımamaktadır. Zira namaz, Arap yönetiminden kesin bir destek bulduğu bir ortamda (ki Muaviye ve ardıllarının İslam’ı siyasetten kovma anlayışlarını topluma dayattıklarını çok iyi biliyoruz) bütün kültleriyle İslam’a sokulduktan sonra mütevatir ve tekrarlana gelen bir eylem durumuna geçmiş de olabilir.

 

 

 

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır!

 



[1] Aslında bu durum doğaldır; çünkü Kur’an’da anılan zekât malla ilgili bir mevzu değil, yaşayışla bağlantılı bir gönül arındırmasıdır. Bunu nereden anlıyoruz? Elbette Kur’an’da zekât kelimesi anılarak malla ilgili bir yardım biçimini tarif eden hiçbir ayetin olmamasından anlıyoruz. İşin gülüncü genel İslam uleması sırf düşündükleri yönde hadisler var diye Kur’an’ın ifadelerini bir yana bırakıp sadaka bahsini zekât ile karıştırmışlar, hattâ nerede sadakanın kimlere, nasıl, ne kadar verileceğini tarif eden ayetlerdeki sadaka kelimesini de zekât kelimesi ile değiş tokuş etmişlerdir. Onların müntesipleri ise şunu hiç sormamıştır: Be şeyhim, Kur’an’ın bu ayetinde sadaka kelimesi geçiyor. Peki onu niye zekât olarak anlamlandırıyoruz? Eğer sözü edilen şey zekât olsa idi, Yüce Allah o ayette zekât kelimesini birebir olarak kullanmaz mıydı?

            Öte yandan zekât’ın yalnızca kulun verdiği değil, Allah’ın verdiği biçimi de vardır: Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik (zekât) verdik. Korunan biriydi o. = ve hanânen min ledünnâ ve zekât ve kâne tekıyyen.(19/13) (Hatırlayın, salâtın Allah’ın müminler ve Elçi üzerine yaptığı bir biçimi vardı!)  Burada Onun korunan (yani takvalı, haramlardan uzak duran) biri olmasını sağlayan zekât göstermesidir. Öyleyse evet, zekât vermek değil, zekât göstermek (çünkü etâ fiilinin anlamlarından biri de göstermek’tir)… Burada Kur’an’da zekât’ın anlamının da düzelme anlamındaki arınma olduğu kendisini gösteriyor.

[2]ﺻﻠﻰ : Dua, dua etmek; yalvarma, yakarış; konuşma, söylev, nutuk; övgü, methiye; nimet; meydana getirmek, sebep olmak; yakından takip etmek, izlemek, uymak, bağlı kalmak; irtibata geçmek veya irtibata geçilmek; hayvanın kuyruğunun çıktığı yer, but.

            Örneğin “bir at yarışında ilk atın peşinden bir burun farkıyla giden at”a el-musalli (yakından izleyen) denir.

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

23/10/2007 - YADSIYAMAZSINIZ SALÂT VE ZEKÂT SANDIĞINIZ ŞEYLER DEĞİL

Kategori: Din

 

 

YADSIYAMAZSINIZ

SALÂT VE ZEKÂT

SANDIĞINIZ ŞEYLER DEĞİL

 

(İslam’da Salât’ın Namaz, Zekât’ın da Mal Yardımı Olmadığının İşaretleri)

 

Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınırım!

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.

 

Özet:

         Hz. Lokman’ın oğluna vasiyetinden hareketle Kur’an’ın salâtı ikame emrinin namaz kılma anlamında düşünülemeyeceği, düşünülmesi durumunun Kur’an ayetlerinin hem bağlamlarından kopmasına hem de kendi içlerinde tutarsızlık ve kopukluklar göstermesine neden olduğu genel çizgileriyle belirtilmiştir. Sırayla şu noktalara değinilmiştir:

 

-         Hz. Lokman’ın vasiyeti

-         Rükû edenlerle birlikte rükû etmek / cemaatle namaz kılmak

-         Salâtı ikame tabirinin gerçek anlamını ortaya koyan 30/31 ayeti

-         Sallâ fiilinin “yüz çevirme” anlamının karşıtı olarak kullanıldığı 75/31-32 ayetleri

-         İki vakit salâtın ne anlama geldiği

-         Namazın mükerrer sünnet olup olamayacağı bahsi

 

Ve dipnot olarak sallâ fiilinin sözlük anlamları

 

 

Hz. Lokman’ın oğluna vasiyeti:

 

Yavrum! Salâtı ikame et, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret! Doğrusu, bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. (31:17)

 

Yukarıya alıntıladığım ayette Hz. Lokman’ın oğluna ilk tavsiyesi, geleneğin biçimlendirdiği Müslüman halkın zihniyetinde, namaz kılmaktır. Ne var ki, sonraki emirlerin salât ile hiçbir ilişkisi yoktur!!! Kanımızca bu sonuç, ayetlerdeki ifadeleri yalnız siyak ve sibaklarından değil kendi içlerinde bile kopuk kopuk anlamlandırmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ayeti kendi içinde bir bütün olarak değerlendirirsek, bu ayette namazdan söz edilmiş olmaması gerektiği az çok usavurma (muhakeme) yetisi olan bir kişinin anlaması gereken bir durumdur. Peki Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğüdün ilk bölümü neyi öğütlemektedir?

 

Hemen ivedi bir yanıt buluşturmadan gerçeğin ne olduğunu anlayabilme ereğiyle salâtı ikameden söz eden başka ayetleri de okumalıyız:

 

2/92/41 Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum (Kur'ân)a inanın ve onu ilk inkâr eden, siz olmayın; benim âyetlerimi birkaç paraya satmayın ve benden sakının. 

2/92/42 Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin. 

2/92/43 Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle (Allâh'ın huzûrunda eğilenlerle) beraber eğilin. 

2/92/44 Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? 

2/92/45 Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir. 

2/92/46 O(saygılı insa)nlar, Rablerine kavuşacaklarını (gözetir) ve gerçekten O'na döneceklerini bilirler. 

2/92/47 Ey İsrâil oğulları, size verdiğim ni'meti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 

2/92/48 Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez (borcunu ödemez); kimseden şefâat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. 

 

Yüce Allah, yukarıdaki ayetlerin bağlamında Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütleri doğrudan anlatımla önümüze koymuyor mu? Evet, hemen hemen koyuyor. Peki… Allah Allah!.. Altını çizdiğim ayetler, arkasından gelen ayetlerle birlikte ele alındığında kopuk bir manzara gözümüzün önüne serilmiyor mu? Oysa böyle olmaması gerekir. Demek ki, bizim ayetleri algılayışımızda bir çarpıklık var. İlgili ayetlerde verilen iletileri alt alta sıralarsak belki bir yerlere ulaşırız:

 

-                     Önceki Tanrı kitaplarının devamı olan Kur’an’a inanmalı ve Allah’ın ayetlerini hiçbir şey karşılığında satmamalı, yani Tanrı’nın hükümlerini insanlardan gizlememeliyiz.

-                     Yine hakkı bâtılla karıştırma yöntemiyle de Allah’ın ilmini gizlememeliyiz.

-                     Salâtı ikame etmeli, zekâtı ödemeli, rüku edenlerle birlikte rüku etmeliyiz.

-                     İnsanlara iyiliği emrederken kendimiz o iyilikten kaçmamalıyız.

-                     Sabır ve salât ile Allah’a istiane etmeliyiz.

 

“Salâtı ikame edin!” emrinin “Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin.” emrinden sonra gelmesi belki bir şeyler çağrıştırabilir. Çünkü altı çizili eylemi yaptığımızda başka birtakım nesne ve kavramları Yüce Allah’a ortak koşmuş, yani müşrik olmuş oluruz. Yoksa 2/43 ayeti bize Müslümanları müşriklerden ayıran ilk farkın namaz olduğunu mu bildirmek istiyor?! Öyleyse namazın bir parçası olan rükû (!) etmemiz, niçin zekât verme emrinden sonra buyruluyor? Bu anlatım biçemi kambur gözükmüyor mu? Dahası rüku eylemi eğer namazın bir parçası ise, özellikle namazdan ayrı olarak anılmasının anlamı ne ola ki? Genel ulemanın bu durumdan çıkardığı anlam, rükû edenlerle birlikte rükû etmenin “cemaatle namaz kılmak, dolayısıyla cemaatle namazın fazileti” olduğu yönündedir. Ne var ki, aklıma takılmadan edemiyor: Neden rükû eylemi cemaatle namazı ifade etsin? Geleneğin literatürüne göre rükû, önceki ümmetlerin bilmediği bir fiildir. Oysa bu ayetler İsrailoğullarına seslenmektedir. Bu emrin ardından İsrail oğullarına rükû fiilinin tarif edilmesi gerekmez miydi? Sonuç, öyle olmamış, değil bu ayetlerde, başka ayetlerde bile rükûnun nasıl yapılacağı ayrıntılanmamıştır. Oysa daha namaza hazırlık (!) olan abdest konusunda açıklama işlemi gerektiğince yapılmıştı.

 

Öte yandan yukarıdaki ayetlerde zekât amelinin hangi kavramla ilişkisi olduğu görülememektedir[1]. Oysa “salâtı ikame” eylemi, 2/41, 42, 44, 45, 46 ayetleriyle güçlü ve derin bir bağ taşımaktadır. Görünürde böyle olmasa bile kanımca mühürlenmemiş (gelenek ve atalar dini ile algılaması körelmemiş, anormal durumları normal durumlar gibi kabullenmeye başlamamış) kalpler tarafından bu bağ kolayca sezilebilir.

 

30/28: Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: Ellerinizin altında bulunanlarda, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız var mı? İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle açık açık sıralıyoruz.

30/29: Zulme sapanlarsa ilimsiz bir biçimde keyiflerine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığına kim yol gösterecek? Böylelerinin yardımcıları yoktur.

30/30: O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.

30/31: O'na yönelmiş kişiler olarak O'ndan sakının! Namazı/duayı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın;

Müniybiyne ileyhi vettekûhü ve ekıymûssalâte ve lâ tekûnû minelmüşrikiyn.

30/32: Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.

30/33: İnsanlara bir zorluk dokunduğunda, Rablerine yönelerek O'na yakarırlar. Sonra onlara bir rahmet tattırınca bakarsın ki, içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyor.

30/34: Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler diye. Haydi, yararlanın/zevklenin! Yakında bileceksiniz...

30/35: Yoksa onlara kesin bir kanıt mı indirdik de onlara Allah'a ortak koşmalarını söylüyor!

 

Bu da ne oluyor?! Bu ayetlerin arasında, böyle bir bağlamda namaz kılmanın işi ne ola ki?!  Acaba Yüce Allah gerçekten müşrik olmamamız için namaz kılmamızı mı buyuruyor? Öyleyse hadis kültüründe Mekke müşriklerinin namaz kılması onları niçin müşriklikten kurtaramıyor? Kırmızılaştırdığım yerdeki “ve” bağlacı birçok ayette “yani” anlamına gelmektedir. Sözün özü Yüce Allah, bu ayette bir tanım veriyor. Neyin tanımı? Salâtı ikamenin tanımını: Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak. Dikkat ederseniz, 2/45’te sabra salâttan önce sarılmalıyız; çünkü bir şeylere sabretmeden “tek olan Allah’a bağlılığı ayakta tutmak” olanaksızdır. Kur’an’da “salâtı ikame” tabirinin hemen her zaman “şirk” bağlamında anılmasının “Dinde birliği koruyup şirke sapanlardan olmamak” anlamından kaynaklandığı kanısındayım. Dolayısıyla vahdet kavramının peşinden gidilmelidir. Nitekim sallâ fiilinin “arkasından gitmek” anlamı[2] da vardır ve bu anlamın Kur’an’da kullanıldığı geleneğin ulemasınca görülmemiş olsa bile aşağıdaki ayetlerde görülebilir; çünkü  “yüz çevirme” anlamının karşısına konmuştur:

 

İşte o, (Peygamberin getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı (lâ sallâ). Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti. (75/31-32)

Ayrıca 19/59’da “yitirilen salât”ın bu anlamdaki salât olduğu anlaşılabilir. Yani, kişiler genel anlamda Allah’ın vahyini izlemeyi bırakıp kendi nefislerinin uydurduğu kurallara uymaya başladıkları için salâtı yitirmişlerdir. “Namazı yitirmek” deyimi ise dilbilgisi bakımından bir tuhaflıktan başka bir şey olamaz!

 

Böyle bir durumda, abdest alınması gereken salâtın (ki bu tür bir salâttan söz edilen ayetlerde ve bağlamlarında şirk konusuna değinilmemiştir ve belirlenen iki zaman söz konusudur: Fecr ve İ’şâ’) namaz olmadığı, bir “birlik durumuna geçme, toplanma” kavramıyla ilişkili olduğu sezilebilir. Peki, müminler niçin toplanır? Elbette Elçi’nin diyeceklerini dinlemek ve dersler çıkarmak için toplanırlar. Öyleyse abdest alınarak yerine getirilen salât eylemi bir “söylev”dir. Nitekim, salât kelimesinin anlamlarından biri de “yapılan konuşma”dır.

 

İşin özünde, Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayette beş vakit bir namaza vurgu yapmamış olması ve Müslüman geleneğinde ise beş vakit namazın yaygınlık taşıması, geleneğin nakline göre Elçi’den önce kılınan namazın beş vakit olmadığı ve Son Elçi’nin Kur’an’a karşın hiçbir inanana 5 vakit namazı dayatamayacağı düşünüldüğünde bu durumlar bizi namazın İslam’a bir bütün şeklinde sokulmuş olabileceği düşüncesine itmiştir. O nedenle namazın mütevatir ve tekrarlanan sünnet olarak günümüze geldiği şeklindeki savunma bizim açımızdan önem taşımamaktadır. Zira namaz, Arap yönetiminden kesin bir destek bulduğu bir ortamda (ki Muaviye ve ardıllarının İslam’ı siyasetten kovma anlayışlarını topluma dayattıklarını çok iyi biliyoruz) bütün kültleriyle İslam’a sokulduktan sonra mütevatir ve tekrarlana gelen bir eylem durumuna geçmiş de olabilir.

 

 

 

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır!

 



[1] Aslında bu durum doğaldır; çünkü Kur’an’da anılan zekât malla ilgili bir mevzu değil, yaşayışla bağlantılı bir gönül arındırmasıdır. Bunu nereden anlıyoruz? Elbette Kur’an’da zekât kelimesi anılarak malla ilgili bir yardım biçimini tarif eden hiçbir ayetin olmamasından anlıyoruz. İşin gülüncü genel İslam uleması sırf düşündükleri yönde hadisler var diye Kur’an’ın ifadelerini bir yana bırakıp sadaka bahsini zekât ile karıştırmışlar, hattâ nerede sadakanın kimlere, nasıl, ne kadar verileceğini tarif eden ayetlerdeki sadaka kelimesini de zekât kelimesi ile değiş tokuş etmişlerdir. Onların müntesipleri ise şunu hiç sormamıştır: Be şeyhim, Kur’an’ın bu ayetinde sadaka kelimesi geçiyor. Peki onu niye zekât olarak anlamlandırıyoruz? Eğer sözü edilen şey zekât olsa idi, Yüce Allah o ayette zekât kelimesini birebir olarak kullanmaz mıydı?

            Öte yandan zekât’ın yalnızca kulun verdiği değil, Allah’ın verdiği biçimi de vardır: Katımızdan bir kalp yumuşaklığı, bir temizlik (zekât) verdik. Korunan biriydi o. = ve hanânen min ledünnâ ve zekât ve kâne tekıyyen.(19/13) (Hatırlayın, salâtın Allah’ın müminler ve Elçi üzerine yaptığı bir biçimi vardı!)  Burada Onun korunan (yani takvalı, haramlardan uzak duran) biri olmasını sağlayan zekât göstermesidir. Öyleyse evet, zekât vermek değil, zekât göstermek (çünkü etâ fiilinin anlamlarından biri de göstermek’tir)… Burada Kur’an’da zekât’ın anlamının da düzelme anlamındaki arınma olduğu kendisini gösteriyor.

[2]ﺻﻠﻰ : Dua, dua etmek; yalvarma, yakarış; konuşma, söylev, nutuk; övgü, methiye; nimet; meydana getirmek, sebep olmak; yakından takip etmek, izlemek, uymak, bağlı kalmak; irtibata geçmek veya irtibata geçilmek; hayvanın kuyruğunun çıktığı yer, but.

            Örneğin “bir at yarışında ilk atın peşinden bir burun farkıyla giden at”a el-musalli (yakından izleyen) denir.

 

6 YorumYorum yaz!Bağlantı

23/10/2007 - Alıntı: "DİNÎ ALAN" TARTIŞILAMAZ MIDIR? İhsan Eliaçık

Kategori: Din

 

 

Üstbilgi:

Renklendirme ve kimi yazım düzeltmeleri ile açıklama  kısmı bana aittir.

 

 

http://www.yarindergisi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=92&Itemid=102&ed=1 :

 

"DİNÎ ALAN" TARTIŞILAMAZ MIDIR?

 

Yazar: İhsan Eliaçık   

 

Bir şeyi etkisiz kılmanın en kestirme yolu, onu gündem yapmamaktır. Gündem yapmamak ise tartışma dışı bırakmak, tartışmamak, tartıştırmamak, tartışılamaz hale getirmek demektir. Söz konusu bu şey “din” olunca konu daha bir önem kazanıyor.

Din tartışılamayınca bizim gibi toplumlarda aslında “hayata dair” tartışma yapılamıyor ve konuşulamıyor demektir. Doğumdan ölüme, evlilikten gündelik hayatta kullandığımız deyimlere kadar “dokumuza sinmiş” bir olguyu görmezden gelerek, yok sayarak, ondan kaçarak bir yere varamazsınız. Bu nedenle bizim gibi toplumlarda “dini alan” tartışma yapılabilir hale gelirse, diğer alanların da önü açılır. Burada bir hoşgörü ve müsamaha görülürse diğer alanlar kolayca özgürleşir. Burada bir yenilik ve canlanma olursa, diğer alanlar şaha kalkar.

Fakat mevzu “din” olunca iş başka bir hal alıyor.

Bakın nasıl…

"Dini alanı" konuşulamaz ve tartışılamaz kılan birçok mani bulunuyor. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz.

1- Kutsallık perdesi: Bir şeyi konuşturmamanın ve tartıştırmamanın en kestirme yolu onu kutsallaştırmaktır. Kutsallık perdesine bürününce artık o şeyi tartışmanız mümkün değildir. Çünkü söyleyeceğiniz her söz “kutsalın büyüsünü bozma” anlamına gelir.  Dinlerin oturduğu zemin bunun için en elverişli zeminlerdir. Bu konuda onca zıtlık ve karşıtlık görüntüsüne rağmen laikler ve dini çevreler aynı mantıkta birleşmekteler. Birisi kutsalın hayata, hele de devlete “karıştırılacağı” endişesiyle, diğeri de kutsallığın safiyetini bozacağı ve beşerileşeceği endişesiyle dini alanı konuşulamaz ve tartışılamaz görmektedir. Her iki halde de “kutsallık perdesine” bürünen din konuşulamaz olmaktadır. Her iki halde de din, yerdeki gerçek hayatla ilgisi olmayan yukarılarda bir yerlerdeki “kutsal alana” hapsedilmektedir. İman eden inancından dolayı, iman etmeyen de inancı olmadığından dolayı “dini alanı” tartışma dışı görmektedir. Bu nedenle de birine göre “kutsal din duygularının”, diğerine göre de “yüce ilahi değerlerin” her tür tartışmanın dışında bırakılması gerekir. Sonuç: Dini tartışmalardan uzak durulmalıdır…


2- Reform endişesi: Daha çok dini çevrelerde görülen bu endişeye göre, “yüce dinimiz” içerden ve dışardan yoğun saldırılara maruz kalmakta ve değiştirilmek istenmektedir. Bunun için “dinde reform” talepleri giderek artmakta ve Allah’ın dini “beşer eli değerek” bozulmak istenmektedir. Dış mihraklar dinin tartışılabilir olmasını sağlamak için işe buradan başlamak istemekte ve alttan alta bütün dini değerleri, kuralları ve argümanları tartışma konusu yapmak istemektedirler. Bunun önüne geçmek için “dini alan” titizlikte tartışma dışında tutulmalı ve saf mü’minlerin kafasını karıştıracak her tür tartışmadan kaçınılmalıdır. Başta felsefe olmak üzere “bid’at ehli” kişi, kitap ve fikirlere dikkat edilmelidir. Sonuç: Dini tartışmalardan uzak durulmalıdır…

3- Terk etme/unutma: Bazılarına göre de, din dediğiniz, artık insanlık tarihinde çok gerilerde kalmış bir “fenomen”dir. İnsanlığın sorunları eski çağlarda din kurallarına göre çözülüyordu. Tanrı’nın emirlerini getirdiğine inanılan peygamberler, bugünkü “bilim”in fonksiyonunu ifa ediyorlardı. Ama artık insanlığın geldiği noktada artık bu misyon tamamen bilim tarafından devralındığından dinlerin bir gereği kalmamıştır. Artık dinler eski çağlardan kalma bir “inanç tortusu” olarak insanlıkta var olabilirler[W1] . Bugünün insanı için bir anlam ifade etmemektedirler. Bu nedenle de “dini alanı” tartışma konusu yapmamak gerekir. İnsanlığın çocukluk dönemlerinden kalma ilkel inanç tortuları olarak zamanla yok olup gideceği için tartışmak bile zaman kaybıdır. Kendi haline bırakmak dışında bir önemi kalmamıştır.

Bu noktada laik kesimlerle kimi dindar çevrelerin yine ilginç bir şekilde birleştiğini görüyoruz. Kimilerine göre de din, artık bizi bir yere getirmeyeceği hatta yükselmemize engel olacağı için terk edilmeli; en azından en asgari düzeye çekilmelidir. Hatta “o gömleğin” çıkarılması daha iyidir. Sonuç: Dini tartışmalardan uzak durulmalıdır…

Gerek kutsallık perdesine büründürülmesinden, gerek reform endişesinden, gerekse terk etme/kaçma/unutma çabalarından dolayı şu an Türkiye’de “dini alanın” üzerine ölü toprağı serpilmiş durumdadır.

İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası” çabaları bu yüzden donmuş vaziyettedir. Söz konusu bu “ölü toprağını” ve “donmayı” kırıp aşmak isteyen benim gibilere, bu yüzden olmalı ki üç tür tepki geliyor.

Birinci gurup diyor ki: “Kutsalla oynuyorsun”

İkinci gurup diyor ki: “Dinde reforma kapı aralıyorsun; alet oluyorsun, hatta bizzat sen bunun peşindesin.”

Üçüncü gurup da diyor ki: “Boşuna uğraşıyorsun, sen hala orada mısın?”

 

Birinci guruptakilere ben de diyorum ki:

İslam’da sizin anladığınız anlamda “kutsallık” diye bir şey yoktur. Bu, daha çok dünyayı kutsal-kutsal olmayan, dini-seküler diye iki ayırarak anlayan ve Hristiyan ikliminde yeşeren batı kafasının din anlayışıdır.

Oysa dünya pis ve adi bir yer değildir. Dünyanın kelime anlamı “yakın olan yer” demektir. Ahirette “sonra olan” manasına gelir. Biri pis ve adi, diğeri temiz ve yüce manasına gelmez. Biri kutsal diğeri kutsal olmayan diye bir şey yoktur. Her ikisi de Allah’ın yaratma eylemi sonucu ortaya çıkan veya çıkacak olan birer “tecelli” yani güç ve görkemin tezahürüdür. Çünkü Allah yerlerin ve göklerin nurudur. Allah’ın nurunun yansıdığı yer nasıl pis ve adi olabilir?

Dünyanın “fani” olması onun kutsal dışı olduğu anlamına gelmez. “Sürekli yeniden yaratılışın” bir evresi olduğu anlamına gelir. Allah, insanoğlunun algı ve kavrayış idrakinin dört boyutuna birden hitab ederek ilk (el-evvel), son (el-ahir), görünen (ez-zahir) ve görünmeyen (el-batın) olduğunu söylemiştir. Bunlardan birisi kutsal, diğeri kutsal olmayan diye bir şey yoktur. Her dört boyutta yaratma eyleminin tezahürleri olup gerçeğin ta kendisi (el-haqq) dır. Biri gerçek diğeri hayal diye de bir şey yoktur. Bir havai fişekten çıkan parıltılar gibi, parıldadığı “an” da, söndüğü “an” da gerçekliğin bir boyutunu ifade eder. Eskiden olan da, yeni olan da, parıltı da, karaltı da gerçekliğin ta kendisidirler. Bunlar parçalanamaz bir bütündür (es-samed). Şimdi, bu bütünlüğü parçalayıp neresine kutsal neresine profan diyeceğiz.

Yine bir Hristiyan kültürü olan Hz. Âdem’in yukarılardaki “kutsal cennetten” , aşağılardaki profan dünyaya “sürgün” edilmesi diye de bir şey yoktur. Âdem yani insan türü, dört boyutun görünen (ez-zahir) anında; dünyadaki bir bahçede yaratılmış ve oradan yeryüzüne dağılmışlardır. İnsanoğlunun çektiği acı bir sürgün cezası değil; oluş ve varoluş sancısıdır. Onun için her insan doğumu sancılıdır. Bu nedenle de insanı doğuran kadının rahmi için “O bir oluş sancısı (eza) dır” denilmiş; pislik, hastalık, uğursuzluk değil…
Allah’ın “Kuddüs” olarak anılması “kutsal” manasına gelmemektedir. Kutsal, Türkçe’de “Kut’a” (Tanrı’ya) ait olan, O’ndan bir parça taşıyan manasında olup bunun için kutsal deniliyor. Bu din anlayışında yukarısı, nur, ışık ve mana âlemi, aşağısı karanlık, zulmet ve madde âlemi olarak görüldüğü için, yukarıdan gelen her şey kutsal, aşağıda alan her şey de kutsal dışı olmuş oluyor. Kutsal, aşağılık madde âleminde nereye dokunursa orası kutsanmış oluyor. Bunun için İsa kutsaldır, Meryem kutsaldır, çalı kutsaldır çünkü kutsal olan bunlara dokunmuştur.

Kuddüs “Temiz ve pak olan” demektir.

Peki, bunun zıddı kirli ve pis olan nedir?

Allah’ın kendine farz kıldığı “rahmet” yani bütün sevgi, merhamet ve iyilik dışı amellerdir. Çirkin ve kötü fiillerdir. Yoksa Allah temiz, yarattığı dünya pis veya ahiret temiz, dünya pis diye bir ayrım ve parçalanma asla söz konusu olamaz.

Mübarek de, kutsal demek olmayıp, “kalıcı olan” manasındadır. Bu durumda mübarek beldeler demek, “yankısı çağlar boyu süren, kalıcı, sürekli yerler” demektir. Yoksa Tanrı’nın (Kut’un) dokunduğu/indiği ve bu nedenle de kutsal olan yerler demek değildir.

Baktığımızda, Kur’an tartışma sahneleri ile doludur. Muhataplar, Allah’ın varlığı, birliği ve bölünmez bütünlüğüne tartışmanın içine çekilmek suretiyle ikna edilmeye çalışılır. Demek ki “Bir şeyin doğruluğunu görmek ve kabul edip benimsemek için önce onu tartışabilmek gerekir.”

Çünkü Türkçe’de tartışmak, “tartmak” kökünden gelir ve bir şeyin iyi mi kötü mü, doğru mu yanlış mı olduğunu tartmak, ölçmek, teraziye vurmak, böylece de idrak etmek, algılayabilmek demektir. Bu nedenle bir şeyi önce tartacaksın, sonra kararını vereceksin.

Önce bakıp araştıracaksın (nazar), ölçüp biçeceksin (mukayese), karşı karşıya getireceksin (müsademe), düşüneceksin (teemmül, taakkul, tefehhüm)… İnsan için ilk farz bunlardır. Sonra iman gelir. Kur’an, Hristiyanlık gibi “Önce iman et, sonra düşünürsün” demez. Tam tersi “Önce düşün, sonra iman et” der…

Müsademe-i efkar (fikirleri karşılaştırma, ölçme tartma, tartışma) olmadan barika-i hakikat (gerçeğin ne olduğu, gerçeğin aydınlığı) nasıl ortaya çıkar?

Şu halde İslam’da kutsallık perdesi diye bir şey söz konusu olmadığı için, tartışılamaz da hiçbir şey yoktur. Hem bir şeyi tartışmak, o şeyi inkâr etmeye veya inkârına zemin hazırlamaya giriş demek değildir.

“Bir şeyi inkâr etmek için önce onu tartışılır kılmak gerekir” argümanı, kutsallık perdesine bürünmüş ve gücünü sırf bu kutsallıktan alanların sözüdür. Özünde “kutsalı kullanan tiranlık” hevesi yatar. Burada akıl, mantık ve tartışma kutsalın büyüsünü bozacağı için çok tehlikeli şeylerdir. Bu nedenle “akıllara her bir şeyi sordurtan” Kur’an tehlikeli bir kitap olmak icab eder. Gel gör ki, şu an, tam tersine çevrilmiş, “kutsal kitap” haline getirilerek aklı, mantığı ve tartışmayı bastırmanın, boğmanın aracı haline getirilmiş durumda…


İkinci guruptakilere de diyorum ki:

Dinde reform endişesi Kur’an var olduğu için vardır. Kur’an gelince eski dünya dinleri dinde reform endişesine kapılmışlar ve dinlerinin değiştirileceği vehmiyle kutsallık perdesine bürünerek kendilerini tartışma dışı bırakmak istemişlerdir. Çünkü İslam’ın en büyük özelliği bizzat kendisinin zaten dinde reform olmasıdır. Şimdi ise durum tam tersine dönerek, dinimizin değiştirileceği vehmiyle Kur’an kutsallık perdesine bürünüyor ve kendisini tartışma dışı bırakmak istiyor, öyle mi? Akıl, mantık ve felsefeye karşı Kur’an metinlerini kutsallaştırarak tartıştırmamak ve böylece savunmak, tam da eski dünya dinlerinin Kur’an’a karşı kullandığı bir yöntem değil miydi?

Hâlbuki Kur’an’ın yöntemi bu değildir. Kur’an’ın yöntemi meydan okumaktır: Haydi, bunun benzerini getirin, hodri meydan! Yani: Gücünüz varsa karşıma çıkın. Buradaki sözlere benzer sözlerle tartışın. Belden aşağıya vurmalarla, kendini kutsallaştırıp tartışılmaz kılmalarla değil; aklın, mantığın ve sözün gücünü kullanarak ikna edin ki asla edemeyeceksiniz…

Şimdi, böylesi bir kitap karşısında reform endişesine kapılanlar haklı olabilirler. Fakat Müslümanlara ne oluyor? Dinimize güvenmiyor muyuz? Hurafe çöplüğü üzerine mi kurulmuş ki bir akıl ve felsefe üfürüğü ile savrulup çökecek? Kim, ne ile nasıl reforma uğratacakmış? Akıl ve vicdan üzerine kurulu bir dini kim yıkabilir? Yok dininizi hurafe çöplüğü üzerine kurmuşsanız eğer, yıkılan veya reforma uğrayan din değil; dindeki hurafeler olmak icab eder.

Hem dinde reform dinin sahibinin işidir. Yani Allah’ın ve peygamberin yapacağı bir iştir. Allah dinini ve şeriatını yenilemeyi murad ederse, yeni bir peygamber göndererek, yerine yenisini getirerek, eskiyi “nesh” ederek yapar bunu. Şu anda böyle bir şey olmadığına göre, bize düşen son peygamberin getirdiğini hurafelerden arındırmak; aslını, özünü ve esasını görebilmek için yaklaşım biçimimizde, baktığımız yerde, kafamızda, zihniyetimizde reform yapmaktır. İşte buna “dinde reform” değil; “din anlayışlarında reform” diyoruz. Ve bunun kaçınılmaz olduğunu söylüyoruz.

Dahası, buna İkbal’in tabiri ile “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşası” süreci diyoruz ve bunun için de “dini alanı” tartışmaya açmanın zaruri olduğunu söylüyoruz. “Dış mihraklar da bunu istiyor” diyerek buna karşı çıkanlar, kendilerine ve dinlerine güvenmeyenlerdir. Hatta dış mihraklar söylemi sayesinde içerideki statükolarını sürdürmek isteyenler olduğu da söylenebilir. Çünkü bu tartışma ve yeniden inşa sürecinin sonunda ihtimaldir ki bazı köhnemiş zihniyetler bir daha bu topraklarda yeşerme fırsatı bulamayacaktır…


Şurası unutulmamalı ki İslam dünyasının şu an elinde bulunan kimi dini metinlerle insanlığın karşısına çıkamayız. Bir süzme, eleme, işin özünü ve esasını bulup ortaya çıkarma faaliyeti lazımdır. Geçen 14 asır bu özü ve esası ciddi bir şekilde eskitmiş, bulanıklaştırmış ve yıpratmış bulunuyor. Bir tazelik ve canlılık lazım... İşte bunu yakalamak için de “dini alanı” konuşmak ve tartışmak zorundayız…

 

Üçüncü guruptakilere de diyorum ki:

İslam sönmüş bir yıldız değildir. Esasında İslam dinlerden bir din de değildir. İnsanlık vicdanının sesi (basairu li’nas) olan, içinde insanlığın şerefi ve haysiyeti (ez-zikr) olan bir kitap insanlık var oldukça var olmaya devam edecektir. Akla ve vicdana dayanan, insanlığın temel değerlerini (hablun minennas) savunan ve sürekli bunları hatırlatan bir dine olan ihtiyaç insanlıkta hiçbir zaman bitecek değildir.

Bu nedenle İslam’ı eski dünya dinlerinden bir din yerine koyup, konuşulmaya ve tartışılmaya değmez görmekle korkunç bir cehalet örneği sergiliyorsunuz. Bu konuda yanıldığınızı da her geçen gün görüyorsunuz ve göreceksiniz.

“Kutsal din duyguları” diyerek, güya saygı gösteriyormuş gibi yapıp İslam’ı tartışma dışı bırakmak yani tarih, hayat ve tabiat ile ilişiğini kesmek ona yapılmış en büyük saygısızlıktır. Hâlbuki tam tersi İslam’ın tarih, hayat ve tabiat ile tefsirinin yapılması ve akıp geldiği esas mecraın bu olduğunun gösterilmesi gerekiyor ki bu dinin sadece bir duygu değil; duygu ile başlayan bir iş olduğu görülsün.

Zira din yani İslam “bir vicdan işi” değil; “vicdan ile başlayan bir iş”tir. Bir duygulanış ile harekete geçer; tarihin, hayatın ve tabiatın tam orta yerinde iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, adalet, vefa, sevgi ve merhamet, sözün namusu, zulme isyan ve ezilenlerin sesi soluğu olarak ete kemiğe bürünür. Çünkü bu din diriler içindir; ölüler için değil. Bunun ne olduğunun, nasıl gerçekleşeceğinin ve diğerlerinden farkının ne olduğunun anlaşılması için de tartışılması, konuşulması gerekir. Aksi halde bir duygu hapishanesine hapsedilmiş olur.

Zira duygu insanı dışarıya çeken şeydir. Düşünce ise dışarıya bildirmedir. Duygu, meramını ifade için düşüncenin araçlarına başvurur. Serazat duygular insanın iç âleminde dalgalanabilir ama meydana çıkmak için düşüncenin araçlarına; söze, akla ve mantığa bürünmek durumundadır. Aksi halde tarih, hayat ve tabiat onu dışına atar. İşte bunun için bir din kalıcı, yaygın ve sürdürülebilir olmak istiyorsa açıklama ve tekliflerinde makul olmak zorundadır.

Dini yükselmelerine engel görenlerin dinî tartışmalardan rahatsız olmaları ise başka bir garabet örneği... Onlara göre “dini alan” artık bir nostaljidir. O gömlek çoktan çıkarıldığı için hakkında konuşmak ve tartışmak da manasızdır. Bu nedenle bu tür yazı ve tartışmalarımızı görünce “Sen hala oralarda mısın” diyorlar. Sanki kendileri çok iyi yerdeler de…

Bize de “Hadi sende at kırk takla, gel buraya, ne duruyorsun” der gibiler… Bu vesile ile şunu söylemek isterim. Dinlerini ciddiye almayanların, dinî alanı hayatının hiçbir döneminde oturup doğru dürüst okumamış, konuşmamış ve tartışmamış olanların hazin sonudur bu… Bunların kimileri önden gitmiş, kimileri de arkada fırsat doğmasını beklemektedir. Fırsat doğduğu an aynı onlar gibi olacaklar. Bakmayın şu an muhalif göründüklerine…


Çünkü bunlar hayatlarının hiçbir döneminde dinlerini ciddiye almadılar.
Dinini ciddiye alan okur, araştırır, tartışır, gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışır. Ama bunlar o zihniyete göre “oy kaybettiren”, “dengeleri bozan”, “cemaati dağıtan”, “kafa karıştıran” işlerdir. Bu kaygılarla yaşayan bir insanda “hakikat derdi” diye bir şey yoktur. Eh, hakikat derdi olmayınca, soylu bir hakikat yolculuğuna çıkmayınca, kendinizi hakikat sanmaya başlarsınız. Artık hakikatin nerede olduğu değil; kendinizin nerede olduğu önemli olmaya başlar. Asude kâşanelerde yaşar hale gelmişseniz, varsın yansın dünya, ne gam! Hakikate gark olmuşuz işte… Bunların dini buraya kadardır. Daha konuşmanın, tartışmanın, hakikati aramanın, hala oralarda dolanıp durmanın ne anlamı olabilir ki? Bilmezler ki asıl hakikat arayışı asude kâşanelere gömülünce başlar. Saray hayatından kaçarak kendini dağlara vuran, incir ağacının altında hakikati arayan bilgenin aradığı neydi acaba?

Şimdi, işte bu sebeplerle “dini alan” ıssızlığa terk edilmiş bulunuyor.

Böyle olunca dini alan “orada öylece” duruyor. İmaj değişiyor, mahalle değişiyor, ev değişiyor, araba değişiyor, eş değişiyor ama “zihniyet” bir türlü değişmiyor. Sadece değişmiş gibi görünüyor. Çünkü o zihniyeti besleyen “dini metinler” terk edilmiş bir halde orada öylece duruyor ve kimse onlarla yüzleşmeye yanaşmıyor. Her gelen yeni nesil dine yönelmek isteyince o metinlerle karşılaşıyor ve yine yeniden aynı tipler türüyor.

Dinlerini pazara kadar değil mezara kadar ciddiye alanlara sesleniyorum: Gelin Allah’ın dinini tarihe, hayata ve tabiata döndürelim! Eğer bu din asıl mecraı olan buradan akmazsa insanlık onu dışına atacak. Eski çağlardan kalma, gerçek hayatla ilgisi olmayan fantastik bir inanç tortusuna dönüşecek. Hurafe bağlamış bir şekilde orada öylece duran dinî metinleri, üzerlerindeki tozu silip tarih, hayat ve tabiat ile test etmezsek, eski dünya dinlerinin düştüğü duruma düşecek.

Bu nedenle herkesi gömleklerini giymeye, okumaya, araştırmaya, konuşmaya ve tartışmaya çağırıyorum.

Vira bismillah!


 [W1] Atatürk’ündin anlayışının da tam da bu olduğu Münir Hayri Egeli’nin şu anısından anlaşılabilir: “Bir gün Necip Ali, ona:

_ Efendim, Münir Hayri namaz kılar, dedi.

En yakın bir dostumun beni bu şekilde takdimini gören beni sevmeyenlerin yürekleri sevinçten ağızlarına geldi. Şimdi koğulacağıma hükmedenler gülüştüler.

Atatürk’le aramızda ş konuşma geçti:
_ Sahi mi?

_ Evet, paşam!

_ Niçin namaz kılıyorsun?

_ Hiç, sadece namaz kılınca içimde bir huzur ve sükûn hissederim.

Atatürk, demin gülenlere döndü:

_ Bir gemide kalsanız ve batmak tehlikesinde olsanız, hiçbir ümidiniz kalmasa, ne diye haykırırısınız? Herhâlde ‘Yetiş Gazi!’ demezsiniz, Allah dersiniz, bundan tabiî ne olabilir.

Sonra bana döndü:

_ Dünyadaki işlerine zarar getirmemek şartıyla namazını kıl, ama, heykel de yap, resim de…

  Laik sözde Müslümanların Hazreti Atatürk’ü, Kur’an’ın apaçık ayetlerini göz ardı edip insanın yalnızca sıkıntılı duruma düşünce Allah’ı anımsaması ve O’na yalvarmasına hoş gözle bakmaktadır. Bu nedenle olsa gerek, Kemal Atatürk, keyfi yerinde olduğu zamanlar İslam’da içkinin haram olduğunu unutup kimseye zararı dokunmayacak miktarda (!) içmiştir. Üstelik içkinin kendi teşvik ettiği mürşit olan ilim ve fen tarafından sakıncalı olduğunu bile bile. İşte bu noktada Kur’an’ın ehl-i kitap için söylediği “Onlar kendi kıblelerine de uymaz” sözü bir yaşam olgusu olarak kendisini göstermektedir.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

12/9/2007 - TÜRKİYE CUMHURİYETİ LAİK BİR DİN DEVLETİDİR

Kategori: Din

site ekle ziyaretcin artsın

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ LAİK BİR DİN DEVLETİDİR

 

21. 08. 2007

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

 

İçinizden sadece zulmedenlere çatmakla kalmayacak bir fitneden korkun. Bilin ki Allah'ın gazabı çok şiddetlidir. (Enfal, 8/25)

 

            İslam, yalnızca ahırette değil, yeryüzünde de Tektanrı'nın hükümranlığı altına girmiş olmayı gerektirir.  İslam dinine üye bir kişi bu nedenle dünyaya laik bir gözle asla bakamaz. Zaten bu gözle bakan kişi laik bir ruh durumuna geçtiği zaman Allah’ı unutmuş, başka şeylerden Allah’tan daha çok korkmaya ve başka şeylere Allah’tan daha çok muhabbet beslemeye başlamış olmaktadır. Sonuç olarak böyle bir kimsenin Allah katındaki kesin adı “müşrik”tir. Müşrik, yalnızca somut anlamda kendi elleriyle yaptığı eşyaya tapan kimsenin adı değil, bununla birlikte bir insana, bir kavme, bir ideolojiye Allah’a bağlandığı gibi bağlanan, onlardan Allah’tan medet umuyormuş gibi medet uman kimsedir.

 

             İslam’a göre tek bir Tanrı vardır ve bu Tanrı, elçilerine indirdiği vahiyler yoluyla insanlara hükmetme dileği taşır. Allah’a kul olan kişi de indirilen vahiylere tabi olur ve salâtı (yani bağlılığı) ayakta tutmaya (yani ikame etmeye) çalışır. O inanan kişinin en önemli ve en büyük kaygısı, ömrünü Cennet’i almak karşılığında sattığı Yüce Mevla’nın gözüne girmektir. Bu nedenle de inanan kişi, tüm davranışını Allah’ın buyruk ve öğütlerini içeren Zikr’e, yani Kuran’a bakarak yönlendirir ve değerlendirir. İnanan kişi, eğer yüce Allah, bir mesele hakkında bir yargı bildirmişse demokrasi memokrasi zırvasına aldanarak halkın (aslında halkın da değil, halkın temsilcisi olarak görülen seçkinlerin) değerlendirmesini Allah’ın yargısının üzerine çıkarmaz. Çünkü bu, haddi aşmak olur (5/77).

 

            İslam, bir devlete kıyaslandığında İslam’ın anayasası olan Kuran, son semavi kitaptır. Fakat bu Son Kitap’ta, hayatta karşımıza çıkan bütün meseleler çözümlenmiş olarak önümüze sunulmuş değildir. Kuran’dan sonra başvurulması gereken kaynak, eğer yaşıyorsa Elçi’dir (4/59), eğer Elçi öldüyse onun Kuran’dan yola çıkarak meseleleri algılama ve değerlendirme biçimlerini aktaran tarih belgeleridir. Sondan bir önceki kaynak ise, yine Kuran’ı göz ardı etmemeleri şartıyla Elçi’nin vârisleri olan ilim ehli kişilerdir. Son kaynak olarak da mevcut âlimlerden daha isabetli bir kanısı olmak koşuluyla İslam üyesi olan bireyin kendi usudur.

 

            Eğer bir yönetim İslam’a dayanacaksa ilk şart, anayasasının Kuran’daki hükümler esas alınarak hazırlanmasıdır; ikinci şart ise müşavere ilkesinin işlerlikte olmasıdır.  Bu danışma, sultanlık rejiminde sultan kişinin danışma kurulu biçiminde olacağı gibi (27/32), İslam halkının mecliste bulunduracağı kendi dinine mensup temsilciler aracılığıyla da olabilir.

 

            Türkiye’de ikame edilen Kemalizm ideolojisi, ne yazık ki İslam’ı değil Laiklik ilkesini esas alan bir ideolojidir. Genel tanımıyla Laiklik “Din ile devlet işlerini birbirinden ayırmak” anlamında kullanılmaktadır. Eğer İslam devlet işlerinden dışlanacaksa devlet işleri nasıl yürütülecektir? Bugün görüldüğü gibi devlet işleri, Kemalizm artığı yasalar ve AB’ye uyum paketleriyle ortaklaşa yürütülmektedir. Sonuç olarak bugünün Türkiye’sinde İslam inancının yasalar üzerinde neredeyse hiçbir etkisi kalmamıştır. Dolayısıyla mevcut yasaların yürürlükte olduğu bir ortamda Müslümanlar zoraki olarak yaşamaya çalışsalar bile Müslümanları temsil eden kişilerin varlığı, bu mümessiller İslamcılıkla yaftalanıp bu kişilerin devlet işlerine el sürmesi engellendiğinden dolayı büyük meşakkat taşımaktadır. Dolayısıyla mevcut rejime şirin görünerek bir İslam üyesine yakışmayan söz avcılığı (demagoji) ve yolsuzluklara da sığınarak takiyye ve sömürgeci odaklarla işbirliği (BOP gibi) yapan Müslüman kılıklı (karısının başörtülü olması gibi) kimselere de rastlamak kaçınılmaz olmaktadır.

 

            Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük bir lider olduğunda şüphe yoktur. Müslüman olduğunu ise su götürür. Çünkü Atatürk’ün İslam’ı bir yaşama ve siyaset tarzı olmaktan alıkoyan ve İslam’ı yalnızca namaz, oruç, kurban gibi tapınışlara terk eden bir bakış açısıyla getirdiği Laiklik ilkesi, İslami bakış açısından kesin bir sapmadır. Şunu iyi kavramalı ki, bir ülkede insanların yaşayışı Sistem’in izin verdiği ölçüde biçimlenir. Örneğin eğer Sistem izin vermiyorsa inancından dolayı başını örten bir kızımız ya da anamız bir evrenkent yerleşkesine ya da binasına adım atamaz. Bu noktada Sistem, Müslüman gibi yaşamaya engel olmaktadır. Onun için Müslümanların erinçle yaşayacağı Sistem, İslam’ın dışında değil, İslam’ın içinde olmalıdır.

 

            Türkiye Cumhuriyeti’nin tam anlamıyla Müslüman bir ülke olması için kanımca Laiklik ilkesinin kaldırılması, öbür 5 okun da Laiklik ilkesinin yerine getirilecek İslamcılık ilkesinin ışığında yeniden tanımlanması yetecektir. Ayrıca söz konusu altı okun temel dayanağının bağımsızlık olması şarttır. Zaten bağımsızlık olmadan altı okun yaşama olanağı da pek yoktur. Ne var ki bugün sözde de olsa “Peygamber ocağı” olarak anılan Türk ordusu, bir İslam ordusu olmaktan çıkmıştır. Türk ordusu, gerçekten Türkiye’deki Müslümanların yaşama iradesini güçlendirebilmesi için İslami bir dönüşüm yaşamalıdır.  

 

            Başlıktaki vurguma dönersem şöyle bir tablo oluşturmam olanaklıdır:

 

TANRILAR

DİN

TAPINIŞLAR

TAPINAKLAR

 

Atatürk

 

Laiklik

 

Resmî törenlerin önemli bir kısmı

 

 

Anıtkabir

 

Atatürk büstleri

 

Kemalizm için mücadele etme

Atatürk heykellerinin önleri

AB

Ata’ya saygı duruşu

 

Vb.

 

Vb.

ABD

NATO

 

            Sonuç olarak T. C., yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi Laik bir din devletidir. T. C.’nin yönetim biçiminin cumhuriyet olması bir şeyi değiştirmez. Çünkü İslam sınırları içerisinde de Müslümanların egemen olduğu bir cumhuriyet yaşatılabilir.

 

            Hamd, Atatürk’e değil, âlemlerin rabbi olan Allah’adır.

 

 

Kaynakça:

 

Ahmet Yüksel ÖZEMRE* , “Dindışı İdeolojilerin Dine Dönüşüm Şartları”, İLİMDE DEMOKRASİ OLMAZ, Pınar Yayınları, 61. s..

 

 

* ÖZEMRE, Türkiye’nin ilk atom mühendisidir.

 

6 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Beytullah, ne yazık ki tarihsel süreç içerisinde bir kübik yapı olan Kâbe (putu) olarak algılanmıştır. Oysa buradaki Beyt=Ev kelimesi bir Kuran mecazıdır; çünkü Beyt'e giren güvenlikte/Cehennem'den emin olur. Bu bakımdan Beyt'in ne olduğu açıktır: İslami Sistem. (Ayrıntılı eleştiri ve görüşlerinizi esenerus@gmail.com adresine yazabilirsiniz)

Kategoriler

Arkadaşlarım

beycivan
hiramusta
Blogcu Yardım
sakirmgk
saclariniz