Birlemeci Ev'e Yönelişi Tartışma Ocağı (BEYT-O)

14/6/2007 - VİCDAN SAHİBİ KÖŞE YAZARLARINA...

Kategori: Ekin

BU HALKI ALDATMAYI SÜRDÜRÜYORLAR!

VİCDAN SAHİBİ KÖŞE YAZARLARI SİZ NELERLE UĞRAŞIYORSUNUZ?

ŞAHSÎ BAKIMDAN YAKIN BULDUĞUNUZ PARTİLER LEHİNE YAZMAKLA TÜRKİYE'YE NE KAZANDIRACAKSINIZ?

 

13. 06. 2007

 

         Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinin seçim sormacasının 23. gün  dağılımına göre MHP % 27,5 ile birinci, CHP % 24,8 ile ikinci, AKP % 18 ile üçüncü, Saadet Partisi ve Genç Parti % 11,5 ile dördüncü sırada Meclis'e girebilmektedir. Yani bu ankete göre Meclis'e kapağı atabilecek tam 5 tane parti vardır ve bunların hiçbir ekonomik anlayış bakımından AKP'den pek de bir fark taşımamaktadır. İnşallah bu durum, yalnızca bu gazeteyi okuyup sormacaya yanıt verenlerin çoğunluğunun bu sıralamayı oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa bu milletin Bilderberg vs gibi dış bağlantılı ve derin bir anlayış sahibi olamayan türkücü mürkücü (GP’ye gönderme yapıyorum) kişileri milletvekili adayı olarak  barındırmakta sakınca görmeyen yukarıdaki partilerin TBMM’de koltuk kapmalarından Türkiye’nin tam bağımsızlığın yeniden sağlanması bağlamında ne kazancı olabilir?

        

         *        *        *

        

         Bugün TV’de Genç Parti’nin genel başkan yardımcılarından birinin konuşmasına rastladım. Zatı muhteremler “AKP, tezkereyi geçirseydi, bugün PKK sorunu çözülmüş olurdu” anlamında bir beyanda bulundular. Bu, apaçık gerçeği çarpıtmadır ve Genç Parti’nin de Türkiye’nin meselelerini değerlendirmede bu ülkenin çıkarından yana bir tavır koyamacağının bir göstergesidir. Zira eğer teskere Meclis’ten geçseydi, Amerika’nın Türkiye’ye yerleşme ihtimali vardı. İşte en tehlikeli bir durum olarak, Türkiye’nin bölünme süreci etkinlikli olarak Türk topraklarında ABD tarafından yönetilmiş olurdu. Türk ordusu Kuzay Irak’a girip ABD askerinin kaybını azaltacak bir rol üstlenecekti. Bu durumda şerefli ordumuzun taşeron olarak kullanılması anlamına gelir. Oysa ABD, ondan sonra Türkiye’yi bölüp parçalamak için PKK dolayısıyla kıyıdan köşeden saldırmaya çalışmaktadır.  Oysa CHP, tezkere tartışmaları sırasında “Türkiye bağımsız olarak girsin” şeklinde bas bas bağırıyordu; ama bu görüş etkili olmayıp mecliste “Türk ordusunun ABD denetiminde Kuzey Irak’a girmesi” oylamaya sunulmuştu. Sonuçta da CHP’nin bu konuda Türkiye’ye önemli faydası dokunmuştur.

 

*       *        *

 

         Başbakan’ın topladığı zirve de fos çıktı. Yani dağ fare doğurdu. Görülüyor ki, Başbakan, Türkiye’de kendi eliyle halkı bölme sürecini desteklemek için elinden gelen çarpıtmaları yapabilmektedir. Zaten temelde Yahudilerin projesi olan BOP’un eşbaşkanlığı görevini üstlenen birisinden başka ne beklenebilirdi ki!

 

         Başbakan gönülden istese bile Amerika kendisine uygun şartları hazırlamadığı sürece Kuzey Irak’a bir operasyon yapamaz. Bunu yapma niyetinde olsa zaten Türk ekonomisini dış etkilenmeye çok çok fazla açık, sıcak para işgalinin yaşandığı bir konuma getirmezdi. (Ayrıca PKK’yla içerde mücadele etmek azminde olsaydı özel timleri kaldırır mıydı?) Amerika’nın da Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini istediği söylentilerine karşın, AKP’nin bu yönde bir tavır içerisine girmeyişi yalnızca ekonomik duruma da bağlanamaz. Zira ekonomide yaşanacak bunalımların sorumluluğunu Ordu’ya yükleyerek bu işi içinden siyaseten kolayca sıyrılabilir. Ama sanıyorum onun derdi, Barzani’yle ilişkili yandaş şirketlerin çıkarını elde tutmak için de böyle bir işe kalkışamıyor. Yoksa Başbakan, Ordu’nun istemlediği bir işi yapıyor diye, Türkiye’de darbe yönetimi gelecek değildir.

 

         *        *        *

 

         Türkiye bu badireyi en az zararla atlatabilir. Bunun ekonomik önlemlerini almak için sağlam ve bağımsız bir kafa ile sarsılmaz bir yürek gerekmektedir. Bağımsız bir kafa, ne MHP’de ne CHP’de ne Genç Parti’de (; çünkü o da vaatleriyle uyuşmasa bile liberal düzeni savunuyor) olmadığına göre terör sorununu kökünden çözümleyebilecek partiler bunlar olamaz.

 

         Asıl dram, yukarıdaki ankette Atatürk’ün ekonomi anlayışını temel alan Millî Ekonomi Modeli’ni uygulamaya sokmayı hedeflemiş tek parti olan BTP’nin barajı bile aşamamış olan görüntüsüdür. Evet, bir dram yaşanmaktadır. Milletimizi bu dramdan kurtarmaya çalışmak görevi ise köşe yazarları ve TV programı düzenleyenlerin sınırlı çabalarına düşmektedir. Ne var ki, bu yazarlar ve sunucular sözde tarafsızlık adına, BTP’nin Millî Ekonomi Modeli’nin ülke çapında değerlendirilmesinin önünü açmaya pek de niyetli görünmemektedir. Ülke sorunları, içerisinde taşeron milletvekilleri olan parti temsilcilerini programa çıkarmakla çözülebilecek işler değildir. Zira bu temsilciler o taşeronlara açık bir destek vermişlerdir. Örneğin CHP’yi destekleyen önemli kişilerden biri Türkiye’nin iplerini iyice İMF ve Dünya Bankası’na bağlamış olan Kemal Derviş değil miydi? Halkımız bunu ne çabuk unuttu da, onların “Lâiklikten rant sağlama” taktiğine alet olabildi? MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’nin bağımsızlık ve çıkarlarına tümüyle ters düşen yasalara imza attığı ne çabuk unutuldu da “Milliyetçilik söyleminden rant sağlama” taktiğine halkımız kanabildi? Dolandırıcılığı huy edinmiş bir parti genel başkanı nasıl oluyor da temsilcilerini halkın karşısına çıkarıp parti programında yer alan ekonomik sistem anlayışının bir parçası ve gerektirdiği uygulamalardan olmayan dayanaksız vaatlerle oy isteyebiliyor ve halkımız nasıl oluyor da bu kişiye iltifat gösterebiliyor? Yoksa Aziz Nesin’in Türk milletinin zekası hakkında söylediği söz hakikaten doğru mu?! Bu durum beni işkillendirmiyor değil!

 

         Peki bu milleti doğru yöne, dolayısıyla bu doğru yönü kapsamlı olarak yaşama geçirebilecek olan partiye (BTP’ye) yönlendirecek köşe yazarları ve TV sunucuları nerede? Damgalanmış bir izlenim veren bir insandan (mahkeme kararı da olmamasıyla birlikte) -kusurlarını tümüyle örtebilecek düzeyde bir ekonomi modeli yazmış olmasına karşın- bu kaçış niye?!

 

         Bu ülkede BTP’nin yaymaca kanalı olan Meltem TV’de çalışan gazeteci ve sunucular dışında hiç mi vicdanlı sunucu ve köşe yazarları yok? Hani nerede Erol Manisalı, nerede Emin Çölaşan, nerede Özcan Yeniçeri, nerede Hasan Ünal, nerede Ufuk Özdemir, nerede Yaşar Hacısalihoğlu, nerede Hulki Cevizoğlu, nerede Sırrı Yüksel Cebeci, nerede Metin Özkan, nerede Behiç Kılıç gibi kişiler? Yoksa onlarda da mı insaf ve vicdan tükendi?

 

Tam bağımsız bir çizgide yürüyemeyecek olduktan sonra milliyetçi ve Atatürkçü görünen partilerin iktidar olmasının anlamı ne ola ki?

 

Bütün vicdanlı gazetecileri (ve bu gazetecilerin diğerlerini çağırmasını) MİLLÎ EKONOMİ MODELİ ile Türkiye’yi şahlandıracak tek parti olan BTP çatısına çağırıyorum. Bu partinin üyesi olmak zorunda değilsiniz. Zira ben de değilim. Hattâ bu partinin din politiğini de eleştirebilirsiniz. Ne var ki, bu partinin bir üyesi izlenimi verme pahasına bile olsa halka gerçekleri ulaştırmak (Türk ekonomisinin darboğazdan bütünüyle Millî Ekonomi Modeli’yle kurtulabileceği gerçeğinden başlayarak) sorumluluğunu üstlenmelisiniz? Tarih, sizden bunu bekliyor.  

 

Eğer birazcık vicdanınız kalmışsa!..

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

17/4/2007 - R. T. E., Cumhurbaşkanı Olmamalıdır!

Kategori: Ekin

 

Evet. Türkiye'nin başında R. T. E. karabulutu dolaşıyor ve bu karabulut bütün şeriatçıları ve emellerini müstevlilerin emelleriyle birleştirenleri temsil ediyor. Bu zamana dek onca uygulamasıyla Türkiye'yi batağın içine sürüklediği halk nezdinde apaçık olmasına karşın (diktatörce davranıp feryatları duymazdan gelerek) ülkeyi kalkındırdığını iddia eden Sayın (!) Başbakan ve iktidar vechesinin asıl çehresi meydana çıkmıştır. Bu saatten sonra yalnızca Laiklik ilkesini değil Atatürk'ün T. C.'nin gerçek temeli olarak belirlediği "tam bağımsızlık" ilkesini her yönüyle çöpe atan bir Başbakan'ın Türkiye'de Cumhurbaşkanı olması ve ileride uygulamalarına göz yumulması demek, Türkiye'nin bir ayağını uçurumdan altına atması anlamına gelmektedir. Öteki ayağını uçurumdan çekmesi için Türk ulusunun eylemli bir savaşla karşı karşıya kalmak zorunda kalacağı seziliyor. Umarım, tahmin ettiğim gibi olmaz; ama emareler bunu gösteriyor.

 

Peki çözüm ne?

 

Çözümü görmek istemeyen yönetim kademesinin ağırlığına karşın, BTP Başkanı Haydar BAŞ ülkenin tam bağımsız olabilmesinin yolunu açan ekonomik bağımsızlığın nasıl sağlandığını sistemli olarak Millî Ekonomi Modeli'nde ortaya koymuştur. Bu da yetmemiş, uluslar arası alandaki bilim adamlarınca Türkiye, Azerbaycan ve Almanya'da düzenlenen tam üç kurultayda onaylanmış, destek bulmuştur. Bütün bunları gözrmezden gelen iktidar cephesi, Türkiye'ye ancak zaman kaybettirmektedir. R. T. E., Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığı için gelen Haydar Baş'ın bütün işbirliği çağrılarına kulak tıkamıştır. Bunun nedeni de kanımca, eğer bu model hayata geçerse Türkiye'nin parçalanıp kendilerine de Allah'ı tekellerine alırmışçasına şeriat düzeniyle yönetecekleri bir toprak parçası bulamayacaklarıdır.

 

R. T. E., Cumhurbaşkanı Olmamalıdır!

 

Çünkü,

Din perdesi ardında bölücülük yapmaktadır. Diyarbakır'ı BOP merkezi yapacağını söylemesi bunun göstergesidir. 

Çünkü,

tam bağımsızlık ilkesini önemsememektedir. BOP'un eşbaşkanı olduğunu ilan etmesi bunun göstergesidir.

Çünkü,

halka hor bakmaktadır.

 

Bu üç neden cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini anlatmaya yeter de artar bile.

 

Yukarıdaki koltuğa oturacak kişi, sözde dinci birisi olmasa bile materyalist birisi de olmamalıdır. Başörtüsü gibi konularla ülkeyi germeyecek birisi olmalıdır. Açıkçası ne başörtüsünü engellemeli ne de dayatmalıdır. Bununla birlikte yukarıdaki üç ilkeyi (bölünmezlik, tam bağımsızlık ve halka hor bakmama) gözü gibi sakınan birisi bize BAŞ olursa, Türkiye'nin geleceği hakkında umut besleyebiliriz.

 

YÜCE ALLAH, ULUSUMUZA SELAMET VERSİN!

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

28/2/2007 - Alıntı - ÇİN FISILTILARI

Kategori: Ekin

Alıntı:

ÇİN FISILTILARI

           

            Bir üniversite profesörü sözsel bilgi transferinin orijinal mesajı nasıl değiştirdiğini gösteren bir deney yaptı. İzleyenlerden 10 kişiyi yanına çağırdı ve bunların dokuzunun salonu terk etmesini istedi. Kalan kişiye bir alıntı verip seyirciye okumasını istedi.

            Alıntı şuydu:

“Hz. İsa Capernaun’a annesi, izleyenleri ve öğrencileri ile birlikte gittikten sonra, orada fazla kalmadılar çünkü Musevilerin Fısıh bayramı yaklaşıyordu. Hz. İsa Kudüs’e gitti. Orada ibadethanenin içinde sığır, koyun ve güvercin tüccarları ve masalarında oturan döviz alıp satan kişileri gördü. Hz. İsa ipten kamçı yapıp koyun, sığır ne varsa ibadethaneden çıkardı.”

 

            Bundan sonra ilk kişiden kağıt parçasını alıp cebine koydu, ikinci kişiyi içeri davet etti ve az önce kağıttan okuyan kişiye şimdi de ne okuduğunu ikinci kişiye anlatmasını istedi.

            Çıkan şey şöyleydi:

“Hz. İsa Capernaun’a annesi ve öğrencileri ile gittikten sonra orada uzun süre kaldılar. Ondan sonra Hz. İsa Kudüs’e gitti. İbadethanenin yakınında sığır, koyun ve güvercin satın alan insanlar ve döviz alıp satan kişileri gördü. Hz. İsa hepsini kovdu.”

 

            Daha sonra içeri üçüncü kişi çağırıldı ve ikinci kişiye birinciden ne duyduysa tekrarlamasını istendi. Sıradaki duyduğunu şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’e annesi ve bazı öğrencileriyle gittikten sonra birkaç gün kaldılar. Bundan sonra Hz. İsa tekrar ibadethaneye gitti. İbadethanenin yakınında sığır ve domuz satın alan insanlar ve döviz alıp satanları gördü. Hz. İsa onlara bağırdı ve yaptıklarının kötü olduğunu söyledi.”

 

            Tekrar sıradaki kişi geldi ve şöyle aktardı:

“Bir gün Hz. İsa annesiyle birlikte uzun yıllar kaldığı Kudüs’teymiş ama bir gün Hz. İsa Kudüs’ten ayrıldı ve uzaklara gitti. İbadethanenin yakınlarında at ve domuz satın alan insanlar gördü, onlara çok paraları olduğu için bağırdı ve paranın kötü olduğunu söyledi.”

 

            Diğer kişi ise şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’te doğmuş ve annesiyle uzun süreler orda kalmıştı. Bir gün Hz. İsa Kudüs’teki pazar yerine gitti ve ata binen ve domuz satan insanlar gördü. Onlara çok fazla hayvanları ve paraları olduğunu için bağırdı ve paralarını fakirlere vermelerini yaptıklarının kötü olduğunu söyledi.”

 

            Sıradaki şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’te doğmuş ve hayatı boyunca annesiyle kalmıştı. Bir gün Hz. İsa Kudüs’teki pazar yerine gitti ve pazarda ata binen ve domuz satan insanlar gördü. Hayvanlara zulüm ettikleri için onlara bağırdı, tüm paralarını vermelerini ya da hayvanları iyice doyurmalarını istedi.”

 

            Bu sözler şöyle değişti:

“Hz. İsa Kudüs’te doğdu ve birçok kişinin zavallı domuzlara kötü davrandığı ve atlarını kamçıladığı bir pazarın yakınında yaşardı. Bir gün Hz. İsa pazar yerine gitti sadece domuzlarını satmakla meşgul olan kötü insanlar gördü, ona karşı çok kaba ve sert davrandılar, o yüzden bir şey demedi ama paralarına beddua edip oradan ayrıldı.”

 

            Tüm bu deneme bir konferans sırasında 10 dakika içinde oldu. Bir de yüz binlerce sözün birçok ağız değiştirip de 240 yıl sonra nasıl bir değişeme uğrayacağını bir hayal edin ve bir daha bir hadis okuduğunuzda inanmadan önce iki kere düşünün!

 

Kaynak: İbrahim YILMAZ, BÜYÜK KANDIRMACA VE GERÇEK İSLAM

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

14/2/2007 - DİN ÜZERİNDEN SİYÂSET YAPINIZ; AMA BU DİN ÜZERİNDEN DEĞİL!

Kategori: Ekin

                         DİN ÜZERİNDEN SİYÂSET YAPINIZ; AMA BU DİN ÜZERİNDEN DEĞİL!

 

02. 06. 2006

 

             Gıcığıma giden bir tabir vardır: Din üzerinden siyâset yapmamak.

             Bu tabir lâik sistem üzerine kurulmuş ülkelerde, özellikle Türkiye'de kullanılır.

             Demokrasi olmalı, herkesin farklı ideolojileri (sosyalizmi, komünizmi, liberalizmi) Devlet'i yürüten bir sistem olabilir; ama İslâm dini, Devlet yürüten bir dizge olamaz. "Niçin?" diye sorsan doğru düzgün yanıt veremezler; çünkü çifte standart vardır.

              Ne demek, "Kutsal dinimizi siyasete alet etmeyin!" Siyaset, kirli bir iş ise, niçin siz bu kirli işi yapıyorsunuz? Yok, siyaset yalnızca yönetme olgusu ise ve dinler de ideoloji olarak adlandırılan kavramlar gibi bir yaşama tarzı ve felsefesi ise, dinin siyasete âlet edilmemesinin hiçbir gerekçesi yoktur.

             Evet, dinler, birçok deneyimle görüldüğü gibi kötü yolda ve insanlara zulmetme yönünde kullanılmıştır. Bu durum, özelde İslâm'ın kötü olduğuna nasıl yorumlanabilir?! Bu, İslâmî kılıflı kimselerin bıraktığı izlenimdir yalnızca. Bugün lâiklik, modernlik, liberalizm, hattâ milliyetçilik dalavereli işlere kalkan olarak kullanılmaktadır. İslâmî yönetim anlayışı karşısında gösterdiğiniz bu tepkiyi niçin lâiklik ve liberalizme de göstermiyorsunuz? Liberalizm'in Türkiye'ye getirdiği serbest piyasa ekonomisi, çok az kişinin mi canını yakıyor?!. Birtakım menfaatperest, insanların hayrını düşünmekle nasiplenememiş sigara, içki üreticilerinin, pezevenklerin, ülkeyi soyup soğana çevirenlerin çıkarlarının korunmasına çaba göstermek, eğer varısa, hiç mi vicdânınızı sızlatmıyor?!

         Ortada vahiy kaynaklı olduğu savunulan bir Kitap vardır. Bu Kitap'ın Yahudilik ve Hıristiyanlığın din kitaplarından daha yüce bilgiler içerdiği milyonlarca aydın tarafından takdir edilmiştir. Bu Kitap'ın çıkar amaçlı olarak yazıldığını iddia edemeyiz; çünkü Kitap, yazarı olarak tasavvur edilen Hz. Muhammet'i azarlayan, eleştiren ifadeleri de barındırmaktadır. Bununla da yetinmemekte tüm çıkar amaçlı davranışları da yasaklamaya çalışmaktadır: Zihar, tefecilik (ribâ), geleneğe sıkı sıkıya bağlılık konularında olduğu gibi. Bunun yanında onlarca iyi davranışı öğütlemektedir: ana-babaya iyi davranma, evlenme mehri, sadaka verme, insanları köle gibi kullanmayı terk etme, içki ve uyuşturucu içmeme, iffetli olup kendini cinsel bakımdan sömürtmeme (dolayısıyla kadınlık ve erkekliği bir amaç değil, araç olarak kullanıp insan olma vasfını kazandırmaya çalışma) örneklerinde görüldüğü gibi. Bu Kitap'ın eleştirilen yönlerine baktığımızda bunların hemen her zaman ya tutarsız eleştiriler ya da Kuran karşısında yapıldığı sanılan; ama Kuran üzerindeki uydurmalara yönelen eleştiriler olduğuna tanık olmaktayız. Kuran'a dayatılan geleneksel zihniyet, bu eleştirilerin odağındadır.

          Be adam, hadi tanrıtanımazsın ve ahireti inkâr ediyorsun, diyelim. Peki niçin, bu erdemli davranışlara sâhip çıkmazsın?! Eğer bunu da yapmıyorsan, böyle bir niyetin yoksa,  ortalığı fitne fesada boğmak istiyorsundur. Eğer ben bir inanan olarak yeryüzünde barış içinde huzurlu yaşamak istiyorsam, sana engel olmak zorunda kalırım.

          İnanan kişinin yapması gereken iş, bağlı olduğu Kuran'ı daha iyi anlamaya çalışmak, inanmayan; ama erdemli davranmak isteyen kişinin de yapması gereken iş, erdemlere sâhip çıkmaktır.

          Bugün Başbakan Tayip Erdoğan’a 'inanan-inanmayan ayrımı yaparak ülkeyi obaklara (kamp) ayırmama uyarısı' yapılıyor. Be kardeşim, bu uyarı gereksizdir; çünkü nasıl ki, komünist-milliyetçi, serbest piyasacı-reel ekonomici zıtlığı var ise, inanan-inanmayan zıtlığı da gerçek yaşamda karşımıza çıkacaktır.

          Siz bırakın inanan-inanmayan ayrımını, aslında en başından Mustafa Kemal'in ilkelerini koruyabilseydiniz (Laikliği Fransız tipi laiklik anlayışından kurtarmak şartıyla), bu ülke, Batı devletlerine eteğini öptürürdü.

 

           Din üzerinden siyaset yapmak, İslâm'ın esaslarından biridir. Bu esasın ortadan kaldırılması, iyiliği buyurup kötülükten alıkoyma ilkesine aykırı düşer. İyiliği buyurmanın insanlar üzerinde yaptırım gücü olabilmesi için nehyi ani'l-münkerin hukuksal bir boyut da taşıması gerekir.

 

           Bugün Din'den korkanlar, yobaz çevrelerin şeriatı ile İslâm'ı eşitleyerek yargıda bulunmaktadır. "Eğer İslâmî bir yönetim gerçekleşirse bu yobaz takımı, yönetimin en üst kademelerine yerleşir." kaygısı ve tehlikesi vardır. Eğer Fetullah Gülen ya da Tayip Erdoğan halife olursa böyle olması da kaçınılmazdır; ama cumhurbaşkanlığı hilafetine aydın bir inanan seçilirse durum çok daha değişik olur.

 

            Sonuç olarak, İslam da başlangıçta vahye dayanan öbür bütün dinlerde olduğu gibi hukuki hükümler içermektedir. Bu hükümlerde zaman sınırlaması olabildiği gibi evrensel hükümler olarak da düşünülebilecek noktalar içerir. Önemli olan Tektanrı inancında buyrulan öz iletileri yaşama geçirmeye çalışmaktır.

 

EK:

 

Örneğin "Ben Devlet başkanı olarak seçilsem ne yapardım?" sorusunun yanıtını şöyle verebilirim:

1.      "Dinde ikrah (zorlama ve iğrendirme) yoktur"; ama devlet kurumu, toplum sağlığının bozulmasına, iletişim kirliliğinin oluşmasına, kurumların soyulmasına meydan vermemek için birtakım önlemler almak zorundadır.

2.      Bu önlemlerin başında yerli anaparanın (sermaye) egemen olduğu bir ekonomi düzeni gelmektedir. Bugün için böyle bir düzeni oluşturacak bir taslam (model) da bir Türk'ün elinde (Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş'ın Millî Ekonomi Modeli) vardır. Yerli anaparanın egemen olduğu bir ekonomide ülke ve halk, dış güçlerin manipülasyonuna kapalı kalacaktır. Bu durumun gölgesinde, özgür düşünce ve ekinsel (kültürel) üretim gelişecek, bunun sonucunda da ülkedeki yönetimin ilkelerini belirleyen Kuran'a olan yöneliş artacak hem de bilimsel ilerleme, vahyi ve yeryüzüne barış getirme ereğini arkasına alarak hız kazanacaktır.

3.      Sigara ve içki satımının yasaklanması bulanık zihinleri durulaştıracak, kişiler gitgel (trafik) kazalarına en az düzeyde eğilimli olacak, sigara ve içkinin oluşturduğu pek de farkında olunmayan gerginlik (istres) ortadan kalkınca da ailesel ve toplumsal ilişkilerde daha sağlıklı düşünecek ve sağduyulu davranacaktır.

4.      Zina yuvaları olan genelevler kaldırılacak, bu evlerde çalışan kadınlara tövbe edip evlenmeleri ya da geçinebilecekleri bir işe girmeleri için hoşgörü gösterilecektir.

5.      Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi kaldırılıp onun yerine konulacak olan zorunlu Erdem Bilgisi dersleri ilmihâl bilgilerini aktarmayacak, öğrencilere sunulan her düşünce ve görüş, dayanak olarak gösterildiği belgiler ile sunulacak, öğrencilere dinsel sorgulama bilinci aşılanacaktır. Zorunlu Erdem Bilgisi dersi ortaöğretimde 3 ya da 4 yıl boyunca uygulanacaktır. Zorunlu Erdem Bilgisi dışındaki dersleri anlatan öğretmenler, bilimin somut verilerini Kuran'la ilişkili olarak anlatmak zorunda bırakılmayacak; ama bu öğretmenlerin kendileri tarafgirlik edip de öğrencileri tanrıtanımazlığa özendirici konuşmaları saptanırsa bir suç duyurusu durumunda gözetim altına alınacak ve aynı suç yinelendiği vakit siciline işlenecek. Siciline işlenen bu suçları yerini dolduracak öğretmenler yetiştiğinde görevinden alınmakla karşılık bulacaklardır.

6.      İmam-hatip liseleri kaldırılacak. Bugünkü imamlık ücretli olduğundan İslâm'a aykırıdır. O nedenle gönüllü kişiler bir Kuran eğitiminden geçirilip kendi bölgelerine imam olarak atanacak, bu gönüllü kişilere işyerlerinde gereken hoşgörü gösterilecek ve bu hoşgörü özel işlerine de zorunlu tutulacaktır. İmamlıkta erkeklik ve kadınlık gözetilmeyecektir.        "Salât, vakitli kitaptır" (4/ 103) belgisinin gereği olarak Fecr ve 'Işâ olmak üzere günde iki vakit toplantı salâtı (salati’l-Cumua) uygulanacaktır. Camiler putperestlik mekânları olarak kurulmalarına karşın bu putların yıkılması yerine salât/söylev evi olarak değerlendirilmesi daha uygundur. Bu amaçla camilerdeki mihrap kısmında, imamın cemaate dönüp dinletmek amacıyla Kuran okuması için bir kürsü yapılacak. Kuran ayetleri önce özgün diliyle sonra da çevirisiyle okunacaktır. Kadın imamlar için yalnızca, yakalarından aşağısının dizlerine dek örtülü olduğu bir kılık öngörülecektir. Konuşmayı ya da Kuran okumayı kürsünün arkasında yapacakları için giyim kuşam konusu kadın imamlara sorun olmayacaktır.

7.      Ülkeden yayın yapan hiçbir TV kanalı kabatöz (porno) filmi gösteremeyecektir. Böylece kadın ve kızlarımızın mal derekesine düşürülüp pazarlanmasına, birtakım kimselerin çıkarları için -örneğin reklâmlarda- kadın ve kızların dişiliğini/seksîliğini sömürmesine izin verilmeyecektir. Ülke içinde kapalı bir genelağ (internet) kutusu oluşturulacak ve genelağdan kabatözel (pornografik) yayınlar yapılmasına izin verilmeyecektir. Bu genelağ kutusunun uzantısı com. yerine b.i. (Barış İletişimi) olacaktır. Bu genelağda evlilikle ilgili ağ kümeleri çok düşük ücretle açılacak ve gençlerin birbirleriyle kolayca tanışıp sevişmesi sonucu mutlu bir aile ereğiyle işi resmiyete dökmeleri sağlanacak. Nikah mêmuru evlenmek isteyenlerin ayağına gidecektir.

           

            *           *           *

 

            Ne dersiniz?

Özellikle İslâm’ı eleştirmekle boyu denli kibre batan, her şeyi en iyi kendilerinin bildiğini sanan solcular, sizlere soruyorum: Bu tasarılar, çok mu fenâ? Yoksa sizin Lâiklik diyninizi benimsemediğim için beni kâfirlikle mi ithâm edeceksiniz!.. İster kabul edin ister etmeyin “Hüküm, Allah’ındır”. İslâm’ın da müslümanlardan başka topluluklarla ilişkisi gereği savunup ilke edindiği lâikliği bir din durumuna kendiniz soktunuz.

            Bir örnek olarak tütük (sigara) ve eşki üretiminde ne kadar insan çalıştığından dem vurup ulusun genel sağlığını tehdit altında bırakmayı sürdürmeye kararlı mısınız? O, kurbânı olduğunuz Hümancılık, yoksa sizi insan sağlığını korumak için önlemler alma çabasına şevklendirmiyor mu?

Ne dersiniz?

 

Hüve’l-Aliyyü’l-Kebîr!

Hamt, âlemlerin eğiticisi olan Allah’adır.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

14/2/2007 - LÂİKLİK DİNCİLİK DEĞİL Mİ?

Kategori: Ekin

LÂİKLİK DİNCİLİK DEĞİL Mİ?

                                               02/ 08/ 2006

 

                Eûzü billâh... Bismillâh...

 

                Ulusalcı çoğunluğun çok yanlış bir algılaması vardır. Bu kesim, “Türk ulusu, Lâiklik ilkesi ile dinciliğin pençelerinden kurtarılabilir” inanışına iyedir. Bu inanış ‘dincilik’ tanımlamasının Kutokuş’a göre değil, yeniçağın getirdiği bakış açısıyla yapılmasından ileri gelmektedir. Bu yazıda bunu ele alacağım. Bakalım altından neler çıkacak!..

 

                Sorunun çözümü için sorulması gereken açar soru şudur: “Din nedir ki,, dincilik ne olsun?”

 

                Din kelimesinin lâik yazındaki yanılgılı tanımı sanırım şudur: “Belli tapınma biçimleri ve yaptırım gücüne iye kuralları olan dizge, dindir.” Bu tanıma verilen örnekler de yaygın olarak kullanılan ve adı konmuş dinlerdir: Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Maniheizm, Taoizm, Şintoizm gibi. Oysa bu tanım Furkan olan Kitap’ın ölçüleriyle ele alındığında eksik bir tanım olmaktadır.

 

                Öncelikle diyn (dal+ye+nun) kelimesinin Arapça’daki anlamlarına bir göz atalım: “İtaat. Kulluk. Yüksek orun/rütbe. Borç aldı. Ödünç alınan şeyi geri öde-. Yönet-. Ölüm (; herkesin ödemesi gereken bir borç olduğu için). Belli bir yasa. Sistem. Gelenek. Bir işi yapış tarzı. Geri ödeme, karşılık..” Görüldüğü gibi diyn kelimesi “Belli bir yasa. Dizge. Gelenek. Bir işi yapış tarzı.” anlamlarına da gelmektedir. Kuran’da ise genelde “Dizge. Belli bir yasa. Bir işi yapış tarzı anlamlarında kullanılmıştır. Sözgelimi 7/ 139’da ‘dizge’ anlamında kullanılmıştır. 12/ 76’da ‘belli bir yasa’ ya da ‘bir işi yapma biçimi’ anlamında kullanılmıştır. 40/ 26’da ‘gelenek’ anlamında kullanılmıştır. 9/ 11’de ortakkoşanların ‘(antlaşmaya) bağlılığı gerçekleştirip arınma/iyileşme göstermeleri ile inananların diynde (yasada) kardeşleri olacağı bildirilirken* Allah, 9/ 12’de antlaşmayı bozup diynimize saldıranların elebaşlarının öldürülmesi ruhsatını vermiştir. Gelenekçi ulemânın iddiâ ettiği gibi, müşriklerle onlar namaz kılıp zekat verene dek değil, İslâm yönetimine saygı gösterip saldırıyı kesmelerine dek savaşılacaktır, yâni Allah’a teslim olanlara karşı yapılan terör olayı sona erdirilene dek... Yoksa ildemcilerin anladığı gibi “Dinde baskı-zorlama-tiksindirme yoktur. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tağuta sırt dönüp Allah'a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur.” (2/ 256). Gelenekçi ve ehl-i sünnet ulemânın mantığına sarılırsak, antlaşmaya uyan ortakkoşanları namaza zorlamayacağız (9/ 6); ama özellikle antlaşma tanımayan ortakkoşanları namaza zorlamalıyız! Herhâlde kendileri de Ebû Süfyan’a öyle yapmıştır! Bu, gülünç bir hâdisedir. Bunlardan başka, Allah, Elçi Muhammed’i hak diyn/yasa ile göndermiştir (48/ 28). Tüm bu bilgilere göre Lâiklik uygulamasını sorgular isek, Lâikliğin , Batı tipi demokrasi için gereken belli bir yasa/diyn olduğunu, dolayısıyla Kutokuş’un ‘diyn’ tanımının kapsamına girdiğini görebiliriz. Öyleyse Lâiklik de bir tür dincilikten başka şey değildir.

 

                Sonuç olarak Türkiye’de uygulanan lâikliği, “belli zamanlarda Atatürk büstü önünde saygı duruşunda bulunma, Anıtkabir’i ziyâret etme, Atatürk’e övgüler düzme gibi belli ritüelleri de kapsayan insan ürünü bir din” olarak tanımlamamızda hiçbir şaşırtıcılık olamaz. Nasıl ki her diynin tanrı ve tanrıları vardır, Lâiklik diyninin de baştanrısı Atatürk, ikincil tanrısı Son Nebi’nin getirdiği iletiyle alay etmeleri, ona yüz çevirmeleri nedeniyle hevâ vü heveslerdir. Üniter lâik kafalar, ortak koşmaktadır; çünkü hükmün ve diynin/yasanın yalnızca Allah’a özgülenmesi gerektiğine inanmayarak -tıpkı şeriatçıların Kur’ân’ın yanında Allah’ı kulu olan Muhammed ve sahabe ile mezhep imamlarına da Allah’ın kitabına muhalif olarak hüküm yetkisi verdiği gibi) “Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir.” diyerek ulusu dahi tanrılaştırmaktadır. Gerçek şu ki, egemenlik kayıtlı olarak (Kutokuş bazına oturtularak) İslâm ulusunun olmalıdır; çünkü Allah katında geçerli tek diyn vardır: İslâm.

 

 

Dipbilgiler:

-          ulusalcı: Nasyonalist.

-          dindeyansız: Lâik.

-          açar soru: Anahtar sual.

-          yazın: Literatür.

-          dizge: Sistem.

-          ortakkoşan: Müşrik.

-          Kutokuş: Kur’an kelimesine önerdiğimiz ‘mübârek okunacak’ anlamına gelen birleşik sözcük.

*: Bu yorumumuzun doğruluğu 49/ 10 belgisinin ilk tümcesi ile sınanabilir. Bu belgideki birkaç çevirmenin “Yalnızca mü’minler (dinde) kardeştir.” çevirisinin tersine “İnnemâ mü’minûne icvetün = İnananlar yalnızca kardeştir” çevirisi hem en yaygın olan hem de doğru çeviridir.

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Beytullah, ne yazık ki tarihsel süreç içerisinde bir kübik yapı olan Kâbe (putu) olarak algılanmıştır. Oysa buradaki Beyt=Ev kelimesi bir Kuran mecazıdır; çünkü Beyt'e giren güvenlikte/Cehennem'den emin olur. Bu bakımdan Beyt'in ne olduğu açıktır: İslami Sistem. (Ayrıntılı eleştiri ve görüşlerinizi esenerus@gmail.com adresine yazabilirsiniz)

Kategoriler

Arkadaşlarım

beycivan
hiramusta
Blogcu Yardım
sakirmgk
saclariniz