GİRİŞ
5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır.
Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.
Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir.
21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor: "Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…"
Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi, kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.
Atatürk, 1 Mart 1922'de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: "Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.
...Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir."
Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin "tam bağımsız" olabilmesi için "ekonomik bağımsızlığın" şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923'te İzmir'de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, "ulusal bağımsızlık ilkesi"nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır. Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır. Devletimizin kurucusu Atatürk'ün döneminde, yani 1938'e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir. Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika'ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk'ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.
Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT'lerin satışının, Uluslar arası Tahkim'in, tahdit kanunlarının ve AB'ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte "bu küçük parçalara ayrılma projesi"ni yaşamaktadır.
Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.
Ülkelerin, borçlandırma yöntemiyle borç veren güçlerin boyunduruğuna girmesini siyasi, sosyal, kültürel, vs. tavizlerin izlediği yeni bir silahsız savaş dönemi yaşamaktayız.
Uzun zamandan beri süregelen ülkemizdeki temel sıkıntılar, giderek kangrenleşmektedir. İşsizlik ve yoksulluk artmakta, eğitim, sağlık ve adalet kurumları fonksiyonlarını maalesef yerine getirememektedirler. İnsanımızın kendine güveni azalmakta, inkültürasyon faaliyetleri Milli kimliği de yok etmektedir.
Ümitsizlik ve güvensizlik had safhaya çıkmıştır. Ülkemiz acımasız küresel siyasi ve ekonomik politikalar karşısında adeta ezilmektedir.
Ekonomik mânada sınırların önemini yitirdiği günümüzde; küresel dünyaya hakim olan güçlerin, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere empoze ettiği ilk fikir "ulus-devlet anlayışının artık gereksiz olduğu"dur.
Bunun bir yansıması olarak Türkiye'de işleyen mekanizmalarla korunması gereken ve Anayasa'nın 6. Maddesinde yer alan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" hükmü, adeta yeniden ve Atatürk'ün belirlediği ilkelerinin dışında bir mana kazanmaktadır.
Ulus-devlet fikrini yitiren halklar, dışarıdan gelecek görünen tehditlere ya da gizli her türlü tehlikeye açıktır ve çaresizdir. Çok ağır şartlara bağlanmış borçlar, yardım adı altındaki siyasi tavizler, yabancı yatırımın önündeki tüm engellerin kaldırılması, bunlar arasında sayılabilir. Bu yollarla yapılmak istenen ise, bağımsızlığı ortadan kaldırmaktır. Bu süreçte milleti ve toplumun refahını düşünen olmayacağı da ortadadır.
Küreselleşme oyunuyla dünyaya hakim olmak isteyen sanayileşmiş devletler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını kendi çıkarları için kullanmaktadırlar.
Zaten küreselleşmenin maksadı, az gelişmiş ve gelişme sürecindeki dünya ülkelerinin her türlü kaynaklarının küresel güçler tarafından sömürülmesi ve ülkelerin her alanda teslim alınmasıdır.
Dünyaya hükmeden Kapitalist ekonomilerin bugün uygulanan kurallarında "doğal seleksiyon" olarak ifade edilen "güçlünün zayıfı ezdiği kuralı"nın vahşice işlediğini görmekteyiz. Gelinen noktada emperyalist bir sömürü aracına dönen ekonomi sistemlerinde halkların refahı ve ülkelerin kalkınması yalnızca sözde kalmaktadır.
2. Dünya savaşından sonra ortaya atılan yardım politikaları, az gelişmiş ülkelerin kalkınma çabalarında kendine yer bulmuştur.
Halbuki kalkınma hareketlerini dış sermaye yatırımlarına bağlayan az gelişmiş ülkeler, yabancı sermayenin gelmesi için istenilen her şeye boyun eğerler. Buna, yabancı yardımları almak için "ulusal haklardan vazgeçmek" ve "ülkeyi satma noktasına getirecek anlaşmalara evet demek" de dahildir.
Yeni dünya düzeninde bunun yolu olarak, az gelişmiş ülkeler, özellikle 2. Dünya savaşından sonra dış borçlanmaya dayalı kalkınma projelerini uygulamaya teşvik edilmektedir. Bu ülkelerin içine düşürüldüğü borç batağı ile, dış destekli ekonomi programları çerçevesinde tarım, sanayi, maliye vb. alanlarda yapılan sözde reform önerileri ile yerine getirilmesi gereken bir yığın siyasi ve sosyal talep ortaya çıkmıştır. Dışarıdan alınan kredilerin hepsi şartlara bağlıdır. Şirketler ise dış kaynaklı devlet borçlarının büyük bölümünü teşvik adı altında satın alırlar.
Devlet, dış borçlarını ödemeye çalışırken; uluslar arası şirketler ülke içinde yaptıkları yatırımlarla büyük kârlar elde ederler. Böylece devlet ve millet borçlanırken, borcu veren ve kâr elde eden yabancı şirketler ve yerli ortakları olurlar.
Küresel dünyada büyük sermaye sahipleri, üretimden ziyade "parayla para kazanma" metodunu uygulamaktadırlar. Bu yöntemle, "büyük oranda riskli ve zahmetli kazanmaya dayalı olan üretim"den çekilmişlerdir. Bu şirketler, üretimlerini, emek ve kaynağın çok ucuz olduğu ülkelere yaptırmaktadırlar. Çünkü üretim yapan geri kalmış ülkelerin para ve sermaye piyasalarında "para spekülasyonlarıyla para kazanmak" daha kolaydır.
Yeni dünya düzeninde sömürü yönteminin adı ve adresi "uluslararası şirketler"dir. Bugün 300 uluslar arası şirketin varlıkları toplamı, tüm dünyadaki üretim varlıklarını % 25'ini oluşturmaktadır. Dünya ticaretinin % 65'ini 500 büyük şirket denetlemektedir. Türkiye'de uluslar arası bir şirketin ortak olmadığı holding yok gibidir. Bu şirketler, dış yatırımlar için gerekli sermayenin çok küçük bir bölümünü kendi imkanları ile sağlarken, % 85-90 gibi önemli kısmını ise sermaye ihraç edilen ülkenin kaynaklarından temin ederler. Şu örnek bile, Türkiye'deki uluslar arası şirketlerin milletin ve devletin kaynaklarını kendi çıkarlarına kullandığını ispat için yeter de artar: 1973 yılında ülkemizde faaliyet gösteren yabancı şirketler, yatırım sermayelerinin % 81'i kadar borçlanmışlar ve bu borçlanmanın % 96'sını Türkiye içinden yerel kredilerle sağlamışlardır.
Gelinen noktada, paradan para kazanmak maksadıyla dünyada serbest dolaşan para miktarı, dünya ticaret hacminden neredeyse 20 kat daha büyük bir rakama ulaşmıştır. Bu kadar büyük paraların yıkıcı ve spekülatif etkileri ise malumdur.
Bu sebeple IMF, gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelere ekonomik programlar tavsiye etmektedir.
Ancak tavsiye edilen programların amacı, ekonomimizi istikrara kavuşturmak değil, küresel sermaye gruplarının ülkemizin pazar ve kaynaklarını ele geçirmesidir. IMF'nin, en stratejik ve kârlı kurumlarımızın özelleştirilmesini istemesinin sebebi budur.
Bu süreçte ise "güçlü devlet", ciddi bir engel teşkil etmektedir.
Küresel sermayenin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden Dünya Bankası ve IMF kredileri karşılığındaki istekleri sadece verdikleri paranın geri iadesi olmamaktadır. Verilen krediler, tarım ve hayvancılığı bitiren, ülke halklarını aç bırakma noktasına getiren ağır kalkınma programlarının da uygulanmasını şart koşmaktadır.
Nitekim bu talepler Türkiye'nin de önüne konmuştur. Son dönemde Türkiye'de çıkarılan Şeker yasası, Tütün yasası, tarım ürünlerinin ekimine yönelik Tahdit kanunları vs. kısıtlamalar ile çiftçi çok zor durumdadır.
Destekleme alımlarını kaldırılması, düşük faizli tarımsal kredi uygulamalarının kaldırılması, sübvansiyonların kaldırılması ile zaten toprağa tohum atmaz hale gelen çiftçi; ektiğini de pazar bulamadığı için satamaz noktaya getirilmiştir. Şeker pancarı, tütün, buğday, şeftali, incir, kayısı vs. ürünler çiftçinin elinde kalmaktadır.
Aynı durum havancılık için de geçerlidir.
Global ekonomi anlayışında özelleştirme konusu da, yabancı sermayenin bir ülkeye girmesi için önemle istenilen bir şarttır. Ülkemizde kâr getiren kamu kurumları, ederinin çok altında değerlerle satılmaktadır.
ERDEMİR, PETKİM, POAŞ, TÜPRAŞ, SÜMERBANK, KÜMAŞ, ORUS, ET VE BALIK KURUMU, SEK, TOFAŞ, THY… bunlar arasındadır.
Üstelik özelleştirme konusunda Türk hükümetinin değil, Dünya Bankası'nın söz sahibi olduğu da çekinilmeden açıklanmaktadır.
1995 yılında dönemin Özelleştirilme İdaresi Başkanı Ufuk Söylemez, PTT'nin T'sinin satışı ile ilgili olarak şunları söylemişti: "Telekomünikasyon hizmetleri, Dünya Bankasının istekleri ve koordinasyonları doğrultusunda, tüm dünyada kabul edilmiş uluslar arası yöntemlerle özelleştirilecektir. Biz burada Dünya Bankası ve danışman Firmanın öngördüğü yöntemler dışında hareket edemeyiz." (Bkz. Cumhuriyet, 03.06.1995)
Özelleştirme İdaresi başkanlarından Uğur Bayar ise, "Biz, IMF her geldiğinde söylediğimiz resmi tutturmuş durumdayız. Bu yılın birinci çeyreğinde şunlar olacak dedik oldu. İkinci çeyreğinde şunlar olacak dedik oldu. Üçüncü çeyrek için öngörülen THY ve ERDEMİR'in sürecinin başladığını da görüyorlar…." diyor ( Bkz, Hürriyet, 29.06.1998)
Türk Milletinin menfaatlerini zerre kadar gözetmeksizin, tamamen dışarıdan gelen baskılarla yapılan özelleştirmelerde verilen rakamlar kurumların adeta peşkeş çekildiğini göstermektedir. Mesela, Petrol Ofisi Anonim Şirketi POAŞ, 3 Mart 2000 günü 1 milyar 260 milyon dolara satılmıştı.
Yetkililer, aynı tesisin kurulması için 8 milyar dolara ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. POAŞ'ı alanlar, peşin ödemek zorunda oldukları miktarın ¾'ünü satın aldıkları kurumun kasasında bulunan para ile ödemişlerdir.
1998'de Turkcell ve Telsim'e cep telefonlarını işletme hakkı, 25 yıllık bir süre için verilmiştir. 500'er milyon dolara yapılan bu anlaşmadan sonra iki firma, sabit ücret adı altında aldıkları paralar ile ödemeleri gereken bedeli 2 yıl içinde vatandaştan toplamışlardır.
Özelleştirmelerde binlerce işçinin ve kalifiye insanının işsiz kalması da Türkiye'nin bir diğer acı fotoğrafı olmuştur.
İşte bu küresel oyunlar neticesinde getirildiğimiz durum şöyledir:
1- Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin tamamı, iç ve dış borçlarımızın faizlerini dahi karşılayamaz durumdadır.
2- Ülkemiz, "yüksek faiz - döviz - borç" kısır döngüsü içindedir.
3- Ülkemizin TELEKOM, PETKİM, TÜPRAŞ gibi yüksek kar getiren kuruluşları, değerinin çok altında fiyatlar karşılığında özelleştirilmiştir.
4- Piyasalarda tedavülde olan yerli para miktarı yeterli değildir. Ekonomideki bu açığı Merkez Bankası'nın kapatmasına karşı olanlar, bu işleri bankaların çek ve plastik para denilen kredi kartlarıyla yapılmasını istemektedirler. Piyasada para yerine kullanılan bu araçlarla, bankalar faiz işleterek yeni bir kazanç kapısı elde etmektedirler.
5- Devlet borç yükünü çevirmek için Hazine ihaleleri ile bankalara başvurmaktadır. Yani özetle devletin para basma vazifesini yerine getirmemesi, kaynakları haksız bir şekilde bankalara ve parayla para kazanan küresel sermaye gruplarına aktarılmasına sebep olmaktadır.
6- Türkiye'de devlet piyasanın ihtiyacı olan emisyonu sağlayamadığı için, ABD Merkez Bankası para basarak Türkiye'deki bu açığı gidermekte ve böylece yabancı para birimleri milli paramızın yerini almaktadır.
Uzun yıllardır ülkemizde başa gelen hükümetler, ekonomi yönetimini IMF'ye devretmişlerdir. Seçim vaatleri arasında yer alan "IMF ile yola devam" sözleri bugün Türk halkının yaşadığı geçim darlığının ana sebeplerindendir.
4 Ocak 1998 yılında LOS ANGELOS TIME'da yayınlanan bir araştırmaya göre, IMF'den uyum kredileri ile borç alan ülkelerden % 54'ünün durumunun kötüleştiği % 36'sının da tamamen bozulduğu ifade edilmiştir
Türkiye, Dünya Bankasının 1998 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, 133 ülke içinde GELİR DAĞILIMI EN BOZUK ilk 25 ülke arasında yer almaktadır.
Türk Ekonomisi, 1999 yılında Cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesini yaşamıştır.
1999 yılında IMF, Türkiye'ye mali destekli yeni bir anlaşma yapılabilmesi için Türkiye'nin Bankalar Yasası, Sosyal Güvenlik Yasası, Uluslar arası Tahkim, Özelleştirme… gibi sözde reformlarını yapması gerektiğini bildirmiştir.
Yerine getirilen bu sözde reformlar ile Türk halkı hızla yoksullaşırken, uluslar arası şirketler ile onların ortaklığı olan holdingler büyük kârlar elde ediyorlardı. Çıkarılan yasalarla beraber devlet zarar etmekte, kâr getiren kurumlar satılmaktaydı.
Borçların karşılanması için halktan devamlı yeni vergiler alınmasını tavsiye eden IMF yetkilileri, uluslar arası şirketlerin önündeki tüm sıkıntıları kaldırmaktaydı.
Uyuşmazlıkların çözümünde Türk mahkemelerine değil de, "yabancı hakem"e gitme zorunluluğunu getiren TAHKİM uygulamasının ülkemizde kanunlaştırılması da kapitalist düzenin ülkeler üzerinde söz sahibi olmasının önünü açmaktadır.
Tahkimi Anayasa'ya koyan 57. Hükümet, 4501 sayılı yasa ile Tahkim'in geriye dönük olarak işletilmesini de kanuna bağlamıştır.
1998 yılında Meksika halkı ile ABD'li bir şirket arasında geçen bir hadise, yabancı sermayenin bir ülkeye girmeden önce neden Tahkim'i şart koştuğunu göstermektedir:
Meksika'da faaliyet gösteren ABD'li ETHYL CO. (ETİL KO) firması, kimyasal atıkları içme suyuna karıştırıyordu. Halkın tepkisi ile mahkemeye intikal eden olayda, Meksika hükümetinin Tahkimi kabul etmesi sebebiyle konu, Uluslararası Tahkim'e götürüldü.
Uluslararası Tahkim, yerel mahkemelerde dava açılarak Tahkim anlaşmasına uygun davranılmadığı gerekçesiyle, suyu zehirlenen halkı değil, firmayı haklı görmüştür.
2000 yılında IMF vereceği borç paranın karşılığında "Ek Niyet Mektubu" adı altında Türkiye'den neredeyse SEVR'den daha ağır şartları yerine getirmesini istedi.
57. Hükümetin kabul ettiği bu şartlar arasında Türk Telekom, THY, Makine Kimya Endüstrisi, Tekel, Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi;
Elektrik Piyasası kanunu, Şeker kanunu, TEAŞ kanununun belirlenen zamanda çıkarılması; tarımda sübvansiyonların kaldırılması, vergilerin arttırılması, buğday destek alımlarının sınırlandırılması, tahıl stoklarının düşürülmesi, memur maaş zamlarının tüm yıl içinde % 10'u aşmaması şartları vardı. Bunların hepsi bir bir yerine getirilmiştir.
Görüldüğü gibi IMF, yalnızca para satan uluslar arası bir kuruluş olmanın çok ötesindedir. Türkiye'ye verdiği borçların karşılığında istediği siyasi, sosyal, ekonomik pek çok taviz vardır.
Ve ilerde izah edeceğimiz yolların uygulanması yerine, para bulmanın tek yolu olarak IMF'yi gören hükümet aslında ülkemize ve insanımıza yarardan çok zarar vermektedir
Yukarıda bazı konu başlıklarıyla ele aldığımız tablo bugünün Türkiye gerçeğidir. Ülkemiz, iç ve dış borçları 400 milyar dolara baliğ olmuş, ekonomi yönetimi IMF'ye teslim edilmiş, üretimini nerdeyse sıfırlamış, tarım ve hayvancılığı bitmiş, yer altı kaynakları yabancılara satılmış vaziyeti ile gerçekten Kurtuluş savaşından daha ağır şartlar altındadır.
Bu tabloda gerçekten ezilen ve hakları elinden alınan kesim Türk Milletidir. Hiç hak etmediği halde mağdur olan Türk halkıdır.
Kapitalist anlayışta çarkların dönmesi için, yani belli çevrelerin para kazanabilmesi için ülkelerin ve halkların bu hale getirilmesi sistemin bir gereğidir.
Siz eğer bu manzara ile karşılaşmak istemiyorsanız, başka bir sistemi hayatınıza geçirmek zorundasınız.
Konuşmamıza başladığımız zaman değindiğimiz gibi, ekonomik bağımsızlığın sağlanması ve ulus-devlet anlayışının muhafazası, bağımsız bir devlet olmak için bir zorunluluktur.
Ancak böyle bir ülkede millet yararından ve refahından bahsedilebilir.
Kapitalist ekonomi anlayışında ise bunlar neredeyse imkânsızdır.
Bir grup sermaye sahibi, dünya üzerinde hakimiyet kurmuşken, kendi menfaatlerinin dışında bir düşünceye hak tanımalarına imkan yoktur.
O halde Türk Milletinin ve aslında kapitalist anlayışın altında ezilen tüm halkların hakkını vermek için kendi modelimizi oluşturmaya ve hayata geçirmeye ihtiyacımız vardır.
Ağır tavizler altında ezilen ve hakları gasp edilmiş Yüce Milletimize bu haklarını verecek, küresel güçlere değil, milletine hizmeti gaye edinmiş, ona özlediği refahı, bolluğu, zenginliği sağlayacak "bizim olan, bizden olan bir model"in hayata geçirilmesi zaruridir.
İşte Milli Ekonomi Modeli bu zaruretten doğmuştur.
Yukarıda ülkemizin yanlış ekonomi politikaları ile ne noktaya getirildiğinin örneklerini görüyoruz.
Bunların yanında dünya ekonomileri için çok önemli olan şu 3 mesele de İktisat tarihi boyunca halledilememiştir:
1-Adil bir gelir dağılımı,
2-Sürekli büyümenin yakalanması,
3-İstihdamın sağlanması, yani işsizlik konusunun halledilmesi…
İşte Milli Ekonomi Modeli, halledilemeyen bu 3 mesele temel alınarak doğmuştur. Ve esasında bunlara çözüm getirmektedir. Bu nedenle bir anti-tez değil, problemlerin çözümü ve halkların refahı için yegâne tezdir.
Şimdi tezimizi ana başlıkları ile ele alalım…
İktisat literatürüne sunmuş olduğumuz bu tez, bir Rus dostumun "Sosyalizmden biz çektik, kapitalizmden ise dünya çekiyor, bizi ve dünyayı kurtaracak; gelir dağılımını düzeltecek; sürekli büyümeyi ve tam istihdamı sağlayacak ekonomi modeli nedir?" şeklindeki sorusunun cevabıdır.
Bu soru, insanlık tarihi kadar eski ekonominin geçmişinde sorulmuş; ancak bugüne kadar cevabı verilememiştir.
Her ekonomi modeli, bir kültürün ve bakış açısının eseridir. Kapitalizm, Batı insanının ekonomiye yaklaşımının neticesidir.
Milli Ekonomi Modeli ise, bize ait değerlerin, Müslüman Türk kimliğinin sahip olduğu ölçünün ışığında vücuda getirilmiştir.
Bu bağlamda Milli Ekonomi Modeli, diğer denenmiş iktisat sistemleri karşısında bir anti tez değil; tamamen özgün kuralları ile ekonomiye yepyeni bir bakış açısıdır. Bu yönüyle tezimiz sadece ülkemizi değil, dünya halklarını da refaha ve gerçek mutluluğa kavuşturacak yegâne çözümdür. Her bahsi dikkatle incelenmelidir.
Peki Milli Ekonomi Modeli nedir?
"Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi; ve yine ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olmasının yanı sıra iç ve dış harcamalarını borçlanmadan temin edebilmesinin formülüdür. Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin ve milletlerin kalkınmasının ve ekonomik bağımsızlığının tek yoludur.
|