Birlemeci Ev'e Yönelişi Tartışma Ocağı (BEYT-O)

31/12/2007 - Alıntı: Bağımsız Bir Türkçe İçin Atılması Gereken Yasal Adımlar

Bağımsız Bir Türkçe İçin Atılması Gereken Yasal Adımlar

 

         25 Ocak – 27 Aralık 2007

 

 

         Türkiye Cumhuriyeti kurulalı ve uluslaşma sürecine girileli en az seksen yıl oldu. Ne var ki, uzun uğraşlara karşın ulusumuzda pekiştirilmiş bir Türkçe bilinci tam olarak oluşabilmiş değildir. Bu sonucun oluşmasında uluslaşma karşıtı ya da Osmanlıcı ve kavim tabanlı bir milliyetçiliği müdafaa eden münevverler ve yönetim kadrosu önemli bir etmendir. Kuşkusuz uluslaşma sürecine girmekle eskiden bu yana ekin bağımızı koruduğumuz Türk boylarıyla (Azeri, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız vö.) tüm bağlarımızı koparmak zorunda değiliz. Bu durum Türk ulusunun çıkarına değildir. Ne var ki, bu zamana dek Türkiye’yi yöneten sağcı milliyetçi kadro, boş hayal olduğu nesnel olarak kanıtlanabilen AB’ye girme bahanesi ile Türkiye’nin vaktini boşa geçirmiş ve Türk boylarıyla aramızda sağlam köprüler kurulmasını sağlayamamıştır. Sanırım, ABD’nin arkasında bu denli büyük bir koz olsa yeryuvarı yerinden oynatırdı.

 

         Türkçeleştirme çalışmaları Türk dünyasında Mustafa Kemal Atatürk’le birge başlamıştır. Uzun bir süreçten sonra Türkçeleştirme çalışmaları, Türk Dil Kurumu’nun 12 Eylül Darbesi ile bir resmî kuruluş durumuna sokulmasıyla özellikle bilim dili olmaya çalışan Türkçe, büyük darbe yemiştir. Çünkü Darbe’yle başlayan dönemde kurulan yeni TDK, Türkçeleştirme çalışmalarını uzun dönemli bir kesintiye uğratmış ve YÖK, evrenkentlerinde öğretim dilini giderek daha da Türkçeden koparma yoluna gitmiştir. Bu durumun hiçbir gelişmiş ülkede örneği olmadığına bakılmaksızın bu tavır sergilenmiştir ve o denlü uluslaşma çabasının meyvesi olacak biçimde bir tepkiyi Türk halkı göstermekte gecikmiştir. Kendi çıkarıyla ilgili konularda bile örneğin Ordu’da yapılan fındık toplanışması gibi tepkileri işin ucu cebe dokununca gösteren Türk halkı konuştuğu ve üstelik kurduğu Devlet’in resmî öğretim dili olan Türkçeye dolayısıyla ses bayrağına gösterilen özsaygıyı azaltıcı baskıları kırma yoluna gitmeyi düşünmemiştir. Örneğin Türk halkı bu konuda aydınların öncülüğünde sokakları doldurarak bir “Türkçeyi Kurtarma Toplanışması” yapmamıştır. Hangi olaylara nasıl ve ne kadar tepki verildiği uluslaşma sürecinin tam anlamıyla sonuç vermediğini göstermektedir. İslam açısından herhangi bir farziyet göstermeyen bir başörtüsü keyfiyetini T. C. Din İşleri Başkanlığı “Farzdır” fetvasıyla açıklayınca hemen ayranı kabaran bu millet, ana diline yönelen saldırılara karşı geniş çaplı gösteri ve örgütlenme düzenleme işini akıl edememiştir. Başbuğ Atatürk, Türkçe ezanın okunmasına yönelen tepkilere “Bu uygulama, din meselesi değil, dil meselesidir” anlamında bir karşılık vermekte meğer ne denlü haklıymış! Ne var ki, Atatürk’e “Bozkurt Atatürk” deme yürekliliğini gösteren Ülkücü ve Turancılar bile Türkçe ezanın bir Din değil, dil sorunu olduğunu kavrayıp Türkçe ezanı savunma durumuna geçmemektedir. İslam’ın temel kitabı olan Kur’an bakımından Türkçe ezanın hiçbir sakınca taşımaması da bu Arapçı zihniyete göre bir anlam ifade etmemektedir. İslam birliğini sağlayacak isek şekil yönüyle koşutluklar kurmayı değil, insan ve tabiatın doğasına uygun temel ilke ve ülküler çerçevesinde bu birliği sağlamamız gerektiği sarsılmaz bir gönül birlikteliği için en önce düşünülmesi gereken mevzu değil midir? Ezan ha Türkçe olmuş, ha Farsça olmuş, ha İngilizce olmuş, eğer hitap edilen topluluğun ana dilleri bu diller ise bunu bir sorun olarak öne sürmek hiç de akla mantığa sığar bir iş değildir. Asıl sorun, “toplumların farklı farklı ana dilleri konuşmaları” olan insan doğasının bir ilkesini devre dışı bırakma vicdansızlığını gösteren kişilerin zihniyetindedir. Bu zihniyet Atatürk’ün yaptığı ezanı Türkçeleştirme eylemini, Hz. Peygamber’in bir eşyayı çirkin bir yerde, göze hoş gelmeyen bir biçimde durduğu gerekçesiyle daha düzgün bir biçimle daha uygun bir yere koyması eylemi ile bağdaştıramamaktadır. Bu eylemi dolayısıyla Hz. Peygamber’e “Ne olmuş canım, o eşya da orada dursaydı!” şeklinde düşünmeyen zihniyet aynı peygamberane tavrı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu gösterince tu kaka etmektedir. Oysa Atatürk’ün yaptığı söz konusu eylem de bunun taşıdığı mantığı taşımaktadır. Yani, eşyayı yerli yerine koymak. Yüce Allah’a övgüler olsun ki, ben de bir İslam üyesiyim; ama bunun yanında bir de bu cennet ülkenin yurttaşı, Türk ulusunun bir bireyiyim. Bu nedenle, İslam söz konusu olduğunda gösterdiğim tepkileri, bu ulusun İslam’dan başka vazgeçilmez değerleri söz konusu olduğunda da göstermek boynumun borcudur. Ne var ki, İslam’ı tebliğden çok, Arap örfünü başına saran din adamlarının geneli ve kendileri gibilerini yetiştirmeyi görev sayan İmam-Hatip okulları, egemen tuttuğu zihniyet ile Türk ulusunun ulusal tepkelerinin (reflekslerinin) altını oymaktadır. Atatürk’ü eleştirmekten haz duyan bu zihniyet nedense gerçekten eleştirilmesi gereken ve Atatürk’le birlikte icat edilen imamlık mesleğine karşı tavır koymamaktadır. Oysa Son Nebi dahi imamdı; ama yaptığı bu imamlıktan dolayı maddi bir çıkar sağlamıyordu. Bu durum da gösteriyor ki, bu cemaatin tek derdi siyasallaşmaktır. Siyasallaştıktan sonra, imamlık devam etse bile bundan hiçbir vicdan ezinci duymayacaklar gibime geliyor.

 

         Türkçeye yönelen saldırıların ekinsel art alanını açıkladıktan sonra Türkçeleştirme bahsinden söz edebiliriz. Bu konuda yapılacak her işten önce şu düzenlemelerin yapılmasının farziyet taşıdığı kanısındayım.

1.                  Her şeyden önce ilk, orta ve yüksek öğrenimde eğitim dilimizin Türkçe olması, yani Türkiye’de her düzeyde derslerin Türk dili aracılığıyla işlenmesinin yasal zemini sağlanmalı ve bu yasa uygulamaya konmalıdır. Bunun için de Türk milleti başına böyle bir ulusal duyarlığı olan yöneticileri getirme bahtını kazanmalıdır. Yoksa ezici bir çoğunluğu Müslümanlık etiketi altında putperest Arap Müslümanlığını savunan milletvekillerinden bu duyarlığı göstermelerini beklemek aptalca olur!)

2.                  Türkçeleştirme çalışmalarını günlük dilden çok bilim dallarında kullanılan dile kaydırmalıyız. Bu hususta bilim adamları ile TDK ve Dil Derneği işbirliği içerisinde çalışmalıdır. Dilimize sokulacak her yeni kavram, Türkçeden kendisine gösterge olarak türetilecek sözcüklerle sokulmalıdır. Böylece “kullanımı yaygınlaşan sözcükleri Türkçeleştirme” sorun ya da zorluğu yaşanmaz. Eğer bilim dalları için ayrı ayrı tercüme odaları / kurulları oluşturulursa ya da TDK bünyesinde zaten var olan bu kurullar etkin bir biçimde işleve geçirilirse yeni kavramlara Türkçe karşılık türetme konusunda gereken sıkıdüzen (disiplin) elde edilebilir.

3.                  Düzenlenecek bir dil yasası ile resmî kurumların yazışmaları Türkçe denetimine bağlı kılınmalıdır.

4.                  Aynı yasayla iş yeri adları yabancı kökenli kelimelerden kurulu iş yeri sahiplerine para cezası getirilmelidir.

 

İ. G.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2008-01-04 14:36:57 - Selam

Yazan Rad
Selam sana müslüman kardeşim!

bu yorumumu yayınlaman için değil sana ulaşmak için yazıyorum.gmail adresini ekledim.eğer sabit bir msn adresin varsa seninle konuşmak isterim.ben adresimi dğer yorumumda vermiştim görmüşssündür.arkadaşların arasına benide katarsan memnun olurum.sanırım trabzonlusun.görüşmek dileği ile...

selametle allaha emanet ol..
Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

Beytullah, ne yazık ki tarihsel süreç içerisinde bir kübik yapı olan Kâbe (putu) olarak algılanmıştır. Oysa buradaki Beyt=Ev kelimesi bir Kuran mecazıdır; çünkü Beyt'e giren güvenlikte/Cehennem'den emin olur. Bu bakımdan Beyt'in ne olduğu açıktır: İslami Sistem. (Ayrıntılı eleştiri ve görüşlerinizi esenerus@gmail.com adresine yazabilirsiniz)

Kategoriler

Arkadaşlarım

beycivan
hiramusta
Blogcu Yardım
sakirmgk
saclariniz