Alıntı: KUR’AN’IN BİR KİTAP HÂLİNE GETİRİLMESİ

Alıntı:

 

KUR’AN’IN BİR KİTAP HÂLİNE GETİRİLMESİ

 

Önce Kur’ân’ın bir kitap haline getirilmesi meselesi üzerinde duralım. Acaba, dağınık ve farklı sayfalar halinde farklı kişilerde bulunan Kur’ân âyetlerinin toplanıp, bir kitap haline getirilmesi işi, gerçekten Ebû Bekir döneminde mi gerçekleştirilmiştir? Allah’ın Rasûlü’nün, özellikle Medine’de nazil olan Kur’ân vahiylerini hemen yazıya geçirttiği, bunun için özel görevliler tayin ettiği; bu kişilerin de ilgili ayetleri Peygamber’in talimatı yönünde, bulabildikleri parşömen, papirüs, ceylan derisi vs. gibi yazı malzemelerine kaydettikleri herkesin malumudur. Bu konuda herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Farklı anlayıştaki bütün Müslümanların ortak kanaatidir bu. Allah’ın Rasûlü’nün bu vahiy kâtiplerine, Mekke’de, daha önce gelmiş vahiyleri yazdırması da muhtemeldir. Yeni gelenleri yazdırmayı ihmal etmediğine göre, önceden gelmiş olan vahiyleri en azından Medine’ye geldikten sonra yazdırmaması bir çelişki olurdu. Peki bu yazılan vahiyler, nerededir? En önemlisi, Allah’ın Rasûlü bu vahiyleri kimin için yazdırmıştır? Her vahiy kâtibi yazdıkları metinleri kendilerinde mi saklamışlardır, yoksa yazdıklarını Peygamber’e mi teslim etmişlerdir? Mantıklı, tutarlı ve anlamlı olanın, bu metinlerin Allah’ın Rasûlü’ne teslim edilmesidir. Elbette fazladan olarak vahiy kâtipleri kendileri için de bazı nüshalar hazırlamış olabilirler. Ancak asıl nüsha Rasûlullah’ın yanında olmalıdır.

Konu ile ilgili rivayetleri tetkik edip, bu rivayetleri bir bütünlük içerisinde ve eleştirel gözle okuduğumuzda, asıl nüshanın Rasûlullah’ın yanında Olduğu konusundaki şüphelerin yok olacağını düşünüyoruz. Öncelikle ilgili rivayetlere çok özet bir şekilde göz atalım.

“Hz. Fatıma’dan. Hz. Peygamber gizlice bana: Cebrail her yıl benimle birlikte Kur’an’ı karşılaştırma yaparak okurdu. Şu biline ki, bu yıl benimle iki defa karşılaştırma yaptı. Dolayısıyla ecelimin geldiğinden başka bir görüşte değilim.”3

Bu hadisin bir benzeri aynı kaynakta 6. hadis olarak geçmekte ve Ibn Abbas’tan şu şekilde rivayet edilmektedir: “Ramazan’da her gece Cebrail ile buluşur, karşılıklı olarak onunla Kur’an’ı okuyup incelerdik.”

Muhammed Hamidullah’ın ifadesine göre, “Birçok kaynak metnin son karşılaştırmasında (‘arza), kâtibi Zeyd’in de hazır bulunduğunu bildirirler. Diğer kaynaklar başka birçok şahısların da hazır bulunduğunu bildiriyor.” Hamidullah bu ifadelerden sonra şöyle bir soru sorar, daha doğrusu kendi kanaatini soru şeklinde ortaya koyar. “Bu rivayetlere göre, Hz. Peygamber’in, kendi yazdıkları metinleri karşılaştıran kâtipler huzurunda Kur’ân-ı Kerim’i okuduğu ve bir şey unuttuğu takdirde, Cebrail (a.s.)’in müdahale etmek üzere hazır bulunduğu düşünülebilir mi?”4 5

Sîret Ansiklopedisi yazarına göre, hadis kitaplarında Rasûlullah’ın vahiy kâtiplerine Kur’ân’ı imlâ ettirmesini tasvir eden ve onlara âyetlerin tertibini gösteren pek çok hadis vardır (Buhari, Müsned). Yine aynı kitapta, İmam Mâlik’in, “Kur’ân’ı Peygamber’den duydukları şekilde düzenlediler.” sözünü de aktarır.6 Aynı kitap, kaynak göstermeden, Kur’an’dan her nazil olan yazılıp, Peygamber’in evinde muhafaza ediliyordu. Vahiy kâtipleri kendileri için de bir nüsha yazıp götürüyorlardı.”7[1] demektedir.

Yine Hamidullah’ın aktardığına göre, “Hz. Ebû Bekir’in, Peygamber’in evinde Kur’an sahifeleri bulduğu ve bunları bir iple ciltlediği bildirilmektedir.”8

Subhi Sâlih de, Kur’an İlimleri adlı kitabında; “Rasûlullah (s.a.v.) zamanında Kur’an’ın tamamı bir mushafta toplanmaksızın yazılmıştı. Rasûlullah’ın ve Allah’ın tevkifi ile ayetlerin yerlerini gösterdiği şekliyle, sahabenin O’nu ezberlemeleri bir mushafta toplanmasına ihtiyaç bırakmamıştı. Zerkeşî:

‘Rasûlullah (s.a.v.) zamanında Kur’an’ın bir mushafta toplanmaması, her an için değişmeye tabi tutulmaması içindi.’ dedikten sonra, ‘Kur’an’dan her nazil olan yazılıp Rasûlullah (s.a.v.)’ın evinde muhafaza ediliyorlardı. Vahiy kâtipleri kendileri için de bir nüsha yazıp götürüyorlardı.’ demektedir.”9[2]

Bu rivayetlerden (Hamidullah’m da söylediği gibi), Allah’ın Rasûlü’nün Ramazan aylarında gelen vahiylerin bütünüyle meşgul olduğu anlaşılmaktadır. Bunu sadece kendisi değil, vahiy kâtibi olan bazı sahâbeleriyle birlikte yapmaktadır. Bizim kanaatimize göre, bu Kur’ân metninin bütünü ile meşgul olmalarda Cebrail çok sonradan işin içine dâhil edilmiştir. Çünkü hadislere bu tür ekleme ve çıkarmaların yapıldığı birçok çalışmada ortaya konmuştur. Örneğin Doç. Dr. Bünyamin Erul, Hz. Peygamber’e Kur’ân Dışında Vahiy Geldiğini İfade Eden Rivayetlerin Tahlili ve Tenkidi adlı çalışmasında, birçok örnekle bu durumu gözler önüne sermiştir. Ayrıca Prof. Dr. Mehmed Said Hatiboğlu hoca da, Gaybî Hadîsler Meselesi adlı çalışmasında, Peygamberimize gayb yoluyla, yani Cebrail kanalıyla gelen birçok haberin beşeri yollarla elde edildiğini onlarca örnek vererek ortaya koymuştur. Yine aynı konu Hikmet Zeyveli tarafından, “Gaybı Kim Bilir?” ve “Gaybı İhbar Eden Rivayetler Üzerine” isimli iki ayrı makalede işlenmiştir. İşte tüm bu olgular ve kitabımızın genelinde ortaya koyduğumuz gerekçeler nedeniyle, Cebrail’in bu tür

 

 

 

haberlerin içerisinde daha sonraları, örneğin tedvin dönemi sırasında veya öncesinde dahil edildiğini düşünüyoruz. Bu konu, Kur’an dışı vahyin toplum nazarında karşılık bulmasından sonra, büyük ihtimalle Kur’ an’ın güvenilirliğini daha da sağlamlaştırma kastiyle yapılmış olmalıdır.

Tekrar ifade edersek, Allah’ın Rasûlü, kendisine gelen vahyi ilgili kâtiplere yazdırıyor yazılan bu metinleri de evin- de saklıyordu. Ramazan aylarında ise, vahiy kâtipleriyle birlikte bu metinleri gözden geçiriyorlar onları bir bütünlük içinde belki yeniden tasnif ediyorlardı. Bunu vefatından önce iki defa yaparak herhangi bir eksiklik ve sorunun olmasını engellemek istemiştir.

Bunu şu şekilde ifade edebiliriz Vefâtı ile, son vahiy gelmesi arasında seksen günlük bir boşluk olduğunu kabul edersek, belki de bu son okumayı bu zaman aralığında yapmışlardı.

Bunun Peygamberimizin talimatıyla, O’nun gözetiminde yapıldığının önemli iki gerekçesi daha vardır. Birincisi; Hz. Ebû Bekir döneminde cem edildiği iddia edilen mushafın, Peygamberimizin okuma yazma bilen ve aynı zamanda Kur’an hafızı da olan eşi Hz. Hafsa’da bulunması Hz. Hafsa, bilindiği Hz. Ömer’in kızıdır. Geleneksel anlayış, mushafın Hafsa’da bulunması, Halife Ömer’in kızı olmasına bağIamaktad1 Ancak bu açıklama hiç de inandırıcı değildir. Eğer iddia edildiği gibi mushafın, Ebû Bekir döneminde cem edildiğini kabul edersek, Ebû Bekir’in vefatından sonra Halife Ömer’e geçmesini tutarlı bir davranış olarak görebiliriz. Çünkü yapılan iş resmi bir iştir. Bu mushaf da diğer devlet malları ve evraklarla gibi Halife Ömer’e geçmelidir. Aynı şekilde, Halife Ömer’den sonra da Halife Osman’a geçmeliydi. Ancak böyle olmadığını biliyoruz. Hat Osman’ın, mushaf çoğaltmak için Hafsa’dan geçici olarak aldığı ve cem işi bittikten sonra adı geçen mushafı kendisine geri iade ettiği ortak bir kanaat halindedir. Mushafın devletin resmi evrağı olarak Halife Ebû Bekir’den, Halife Ömer’e geçtiğini kabul edecek olursak, aynı şekilde Halife Osman’a geçmesi gerektiğini de kabul etmemiz gerekir. Bu durum, bu mushafın Halife Ebû Bekir’in cem ettiği metin olmadığını ortaya koymaktadır.

Ayrıca şu soruyu da sormamız gerekir. Hz. Ömer, devlete, dolayısıyla ümmete ait olan bu mushafı niçin kızı Hafsa’ya vermiştir? Üstelik bu konu rivayetlerde de açık değildir. Eğer bu iddia edildiği gibi bir miras ise, Hz. Ömer’in başka birçok çocuğu olmasına, hatta kendisi kadar meşhur İbn Ömer gibi bir oğlu olmasına rağmen, bu mushafı niçin Hafsa’ya vermiştir? 0 dönem kültürünün erkek merkezli bir yapı arzettiğine ve sonuçta bu mushaf bir miras olduğuna göre,

böyle değerli bir hazine üstelik bu işlerle ilgisi olan oğlu Ömer’e değil de niçinHafsa’ya verilmiştir?

Bize göre böyle bir şey olmamıştır. Çünkü bu mushaf veya Kur’an ayetlerinin bütününün yazılı olduğu levhalar, parşömenler, deriler, bunlar her neye yazılmış ise zaten başından beri Hz. Hafsa’daydılar. Bu metinler, Peygamberimizin vahiy kâtiplerine yazdırdığı, Hz. Ebû Bekir’in Peygamber’in evinde bir ip ile bağlı olarak bulduğunu söylediği Kur’an ayetlerinin yazılı olduğu sayfalardı. Halife Osman da, Hafsa’dan bu metinleri alarak, gelişen yazım tekniğine uygun olarak çoğaltmıştır.

İkinci olarak şunu da söyleyebiliriz ki; Allah’ın Rasûlü, gerek namazlarda gerekse özel ve genel sohbetlerinde, Kur’an’ın bütün sürelerini bir bütünlük içerisinde ve ayetleri sürelerindeki yerlerine göre okuyordu. Ezberleyenler de aynı şekilde ezberliyorlardı. Daha sonra bu uygulamaya aykırı olarak herhangi bir şey yapılmadı. Yani Peygamber döneminde ayetlerin tasnifi, düzeni nasılsa öylece devam etti. Peygamberimizin vefatından önce Kur’an’ı tam olarak ezberlemiş çok sayıda insan vardı. Hiç kimse kendi ezberlerinde bulunan Kur’an’a ters herhangi bir durumla karşılaşmamış olacak ki, herhangi bir tartışma olmadı. Her şeyin tartışmasının yapıldığı ve her dedikodunun aktarıldığı rivayet malzemeleri içerisinde böyle bir tartışmaya rastlanmadı. Bu durum, Kur’an’ın bir mushaf olarak, ayetlerin dizininden, sure tasniflerine kadar her şeyin bugün elimizdeki mushaflarda olduğu gibi muhafaza edildiğini ortaya koymaktadL

Halife Ebû Bekir’in, kısa halifeliği döneminde temel birçok konu ile ilgilendiğini örneğin Ridde Savaşları olarak ifade edilen bazı isyanları bastırdığını; Rasûlullah’ın vefatından sonra toplumun birlik ve beraberliğini sağladığını biliyoruz. Ancak Kur’an’ın cem edilmesi ile ilgili haberler çelişkilerle doludur. Bu çelişkili durumlardan birisi, ifade edilen konuların içerikleriy1e ilgilidir. Örneğin; sanki Allah’ın Rasûlü hiç Kur’an ayetlerini yazdırmamış gibi sokaklara tellallar çıkarılarak Kur’an namına kim de ne varsa getirilmesinin istenmesi, keçiler tarafından yendiği iddia edilen ve Hz. Ömer’in Kur’an’da olmadığı halde koydurmaya çalıştığı ifade edilen recm ayeti; Tevbe Suresi’nin son iki ayetinin sadece bir sahabîde ifade edilmesi (Üstelik bu sahabînin ismi vahiy kâtipleri arasında geçmemektedir Ayrıca bu ayetlerin son inen sürelerden biri olan Tevbe Süresi’ne ait olması ve bu nedenle hem yazma işinin daha yeni gerçekleşmiş olması, hem de hafıza1ar taze olarak bulunması gerektiği hiçbir zaman sorgulanmamıştır) gibi ipe sapa gelmez iddialar. Diğer bir çelişki de, zamanlama açısından yani kronoloji açısından da çelişkili bir durum oluşturmasıdır. Çünkü aynı şeylere benzer ifadeler olarak Halife Osman’ın, mushafı çoğaltılması sırasında da dile getirilmişti.

Halife Ebû Bekir döneminde oluşturulan bir komisyonun bir benzeri, Halife Osman zamanında oluşturu1muştu. Bizim kanaatimiz, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi birçok rivayetin ya sonradan uydurulduğu veya içinin farklı bir şekilde doldurulduğu yönündedir. Bu nedenle Halife Ebû Bekir döneminde Kur’an’ın cem’i gibi bir çalışma yapılmadığı kanaatindeyiz. Bu rivayetler birçok araştırmacının da dikkat çektiği gibi, çok sonraki dönemlerde, büyük ihtimalle de Abbasi hakimiyeti döneminde siyasi kaygılarla, bilinçli bir şekilde üretilmiştir. Toplumun çok önemsediği bir konudaki, yani Kur’an’ın çoğaltılması işindeki prestijin bütünüyle Halife Osman’a bırakılmak istenmemesinden kaynaklanmış olabilir. Bu, Abbasiler ve Emeviler arasındaki çatışmanın bir yansımasmdan başka bir şey olmamalıdır.

Aslında Kur’an tarihi ile ilgili metinlerde, ifade edildiği gibi, “unutulan, keçiler tarafından yenen” ayetler yoktu. Yani böyle ayetler hiç olmamıştı. Hz. Ömer’in şahsında odaklaşan, “hafızlar giderse Kur’an kaybolur” endişesi de, sanıldığı gibi toplum tarafından paylaşılan bir durum değildi (Bu düşüncenin Hz. Ömer tarafından benimsenip benimsenmediği, böyle bir kanaate sahip olup olmadığı da belli değildir. Üstelik metinde mevcut olmadığı iddia edilen “recm ayeti” (!)) gibi ayetlerin de Hz. Ömer’e maledilmesi, ona söyletilmesi de manidardır. Biz bu iddiaların Hz. Ömer ile bir ilgisinin olduğuna da pek ihtimal vermiyoruz. Bu iddialarda daha sonraki yıllardaki veya asırlardaki siyasi çekişmelerin büyük rolü olduğunu düşünüyoruz). Toplumda bu yönde (Kur’an ayetlerinin kaybolacağına dair) bir genel kanaatin/kaygının mevcudiyeti kaynaklar tarafından aktarılmamaktadır. Bu anlatımlara gerekçe olarak gösterilen, Yemame baskınında çok sayıda Müslümanın katledilmesiyle, Kur’an hafızları arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Bu savaşta ölenlerin hepsinin veya büyük çoğunluğunun Kur’an hafızı olduğu iddiası da doğru değildir ve toplumda bu yönde bir infial de yoktur. Yapılan araştırmalarda Yemame baskınında katledilen Müslümanlardan ancak ikisinin Kur’an hafızı olduğu veya toplum tarafından öyle bilindikleri tespit edilebilmiştir.

Öldürülen Müslümanların büyük çoğunluğu henüz yeni Müslüman olmuş kişilerdi ve toplumda bu yönde bir infial vardı. Bu nedenle toplumda “hafızlar ölüyor, Kur’an kayboluyor, din elden gidiyor” gibi bir kaygı yoktu. Olay bir terör olayıydı ve iç güvenliği ilgilendiren bir konuydu. Belki konunun siyasi boyutu üzerinde durmak mümkündü; ama özellikle hafızlara yönelik bir olay değildi. Yeni Müslüman olmuş bir topluluk basılmış, onlara öğretmenlik yapan kişiler de katledilmişti. Olayın, Müslümanları Kur’an ayetlerinin kaybolacağı konusunda bir endişeye sevk ettiğine dair bir rivayet bulunmamaktadır. Tek rivayet, Hz. Ömer’in infiale kapıldığını ifade eden Zeyd hadisidir. Toplum o dönemde birçok konuyu tartışıyordu ancak üzerinde tartışmadığı tek konu, Kur’an’ın güvende olup olmadığı konusuydu. Bu konuda çok rahattılar.

Toplumun bu rahatlığının altında, bizce Kur’an’ın bütünlüğüne ve korunmuşluğuna dair hakim kanaatleri yatmakta dır. Çünkü bu konuda onları rahatsız edecek herhangi bir durum söz konusu değildi. Bu konuda yaşanılan herhangi bir sıkıntı sonraki nesillere aktarılmadı. İstediklerinde Kur’an ayetlerine ulaşıyorlardı ve neyin Kur’an ayeti olduğu neyin olmadığı konusunda bir fikir birliği vardı. Çünkü günlük bireysel, sosyal ve toplumsal olaylar Kur’an ayetlerine göre düzenleniyordu. Ve kimse bu ayetler hakkında bir şüphe ve itiraz göstermiyordu. Dolayısıyla Kur’an ayetlerinin hem sağlamlığı / mevsukiyeti hem korunmuşluğu, hem de metin içindeki yeri konusunda tam bir anlayış birliği söz konusuydu.

Durum böyle olunca, yani Peygamber Hz. Muhammed’in vefat ettiği günde ve sonrasında Kur’an ayetleri yerli yerinde ve tamamlanmış olarak sosyal hayattaki işlevini sürdürüyordu. Bu ayetler yerli yerinde ve tamamlanmış bir metin olarak, en azından onlarca belki de yüzlerce sahabe tarafından ezbere biliniyordu. Ve bunlar herkes tarafından da Kur’an olarak kabul ediliyordu. Bazı sahabelerin ancak Kur’an ayetlerinin bir kısmını ezberlemiş olmaları, Kur’ın ayetlerinin bir bütün olarak ezberlenmediği anlamına gelmiyordu. Zaten yapılan tartışmalar ve yaşanan olaylar, Peygamberimiz vefat ettiğinde dahi Kur’an’ın bir bütün olarak ezberlendiğini ve ezberlenen metnin şu anda mevcut metnin aynısının olduğunu ortaya koyuyor.

Hz. Hafsa’da mevcut olduğu. ifade edilen ve Peygamberimize ait nüshanın mevcudiyeti elbette Kur’an’ın korunmuşluğu, sağlamlığı ve eksiksizliği açısından önemlidir. Ancak böyle yazılı bir metin olmasaydı bile, Kur’an’ın, toplumun bütün fertleri tarafından, en azından bir kısmının ezberlenmiş ve yaşanan dinamik bir olgu ve inançlarının esası olması ve böylece topluma malolmuş ve günlük olaylarda birebir uygulanan bir metin olması; O’nun sağlamlığı, eksiksizliği ve korunmuşluğu için yeterli gerekçeleri oluşturmaktadır.

        Bir metnin/mesajın sağlamlığı/mevsukiyeti ve bütünlüğü ile etkisi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Örneğin, Kur’an dendiğinde, bütün toplum tarafından sadece Allah’tan gelen bir metin olması değil; dört başı mamur, ayetlerinden, süre ve bölüklerin/konuların sıralanışına kadar her şeyinde bir bütünlüğün, edebi letafetin bulunduğu bir sözlü veya yazılı, özellikle sözlü bir metin algılanıyordu. Kısacası, herkesin kafasında Kur’an ile ilgili aynı şey bulunuyordu. Örneğin, bugün bizim Bakara Suresi’nin 125. ayeti dediğimiz bölüm veya cümle, ayetin nazil olduğu günden bugüne, insanların kafasında aynı cümleye veya bölüme karşılık geliyordu.

Aslında Kur’an’ın toplanması veya cem edilmesi diye bir tanımlamanın yapılmaması gerekir. Çünkü hafızların hafızalarında bulunan Kur’an ile Hz. Hafsa’da yazılı olarak kayıtlı bulunan Kur’an ayetleri birbirinden farklı şeyler değildi. Belki yapılan şey, hafızalarda olan metin ile yazılı olan metinlerin bir karşılaştırmasının yapılması ve bunun son yazım tekniklerine göre yazılıp çoğaltılmasıdır. Ve elbette ciltli bir kitap haline getirilmesidir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu çoğaltma ve resmi metin oluşturma işi sanıldığı gibi Hz. Ebû Bekir zamanında değil, Hz. Osman zamanında gerçekleşmiş olmalıdır. Geleneksel anlayışta ifade edildiği gibi, Kur’an’ın toplanması ve çoğaltılması olarak takdim edilen şey, aslında iki değil bir olaya karşılık gelmektedir. Bu olay da, Halife Osman’ın dönemindeki Kur’an’ın çoğaltması işidir. Bu çoğaltma olayı da yine sanıldığı gibi Müslümanlar, “Kur’an ayetleri kaybolur” endişesinden değil, İslam devletinin sınırlarının alabildiğine genişlemesinden ve bu vesileyle milyonlarca insanın İsıam’a girmiş olmasının doğurduğu İslam’ı öğrenme/öğretme ihtiyacından doğmuştur.

 

 

Kaynak:

Mehmet Yaşar SOYALAN, VAHİY SAVUNMASI Kurân Dışı Vahyin İmkânsızlığı, Anka Yayınları, 1. Basım, Kasım 2005, 658-667. s..

 



[1] Dipnot:

3        Buhari, Tecrîd-i Sarîh, h. no: 1806.

4        M. Hamidullah, Kur’ân Tarihi, s. 50.

5        Sîret Ansiklopedisi, c. 5, s. 232.

6        Sîret Ansiklopedisi, c. 5, s. 233.

7          Sîret Ansiklopedisi, c. 5, s. 234.

[2] Dipnot:

8        M. Hamidullah, Kur’ân Tarihi, s. 58.

9        M. Hamidullah, Kur’ân Tarihi, s. 61.

 

Yorum Yaz