Birlemeci Ev'e Yönelişi Tartışma Ocağı (BEYT-O)

24/2/2009 - Namazın Niteliği Bahsi -yeniden- YANIT BEKLENİYOR!

Kategori: Din

 

Namazın Niteliği Bahsi

 

Söz Başı

 

Aşağıdaki soruları her yanılgıdan arınık olan Allah’ı eleştirme niyetiyle değil, O Allah’ın Müslüman olmak isteyen kişilerin akla dayanan eleştiriler yapmadan bir Din’e girmeyeceklerini göz önünde bulundurduğu, dolayısıyla insanlara “Beni anlatanlara körü körüne inanın!” emrini vermediği yönündeki kanıma dayanarak soruyorum. Allah dilerse, doğrulara ulaşırız!

 

 

İçindeki Sorular:

 

1.     Namaz kılmak, Allah’ın bir emri midir?. 1

2.     Allah’ın Müslümanlardan murat ettiği ilk yükümlülük, namaz mıdır?. 1

3.     Namaz her şeyden önce kime farz kılınan bir ibadet biçimidir?. 2

4.     Allah, niçin yeryuvarın tümünde doğa koşullarına uymayan bireysel bir tapınış biçimi buyursun?. 3

5.     Salât’ın öz anlamı “dua” mıdır?. 4

6.     Namazda niçin farz rekâtlar ve sünnet rekâtlar olmak üzere iki ayrı bölüm var?. 4

7.     Hz. İsa’ya emredilen namaz ve zekât, Kitab-ı Mukaddes’in hangi sayfalarında?. 5

8.     Namaz ya da dua, emreder mi?. 5

9.     Namazı alay ve eğlence konusu yapan kim?. 5

10.        Kişi ölmek üzereyken vasiyet sırasında araya giren namaz da neyin nesi?. 6

11.        Namaz nasıl zayi edilir?. 6

12.        Elçi, ailesine hangi salâtı emrediyor?. 7

13.        Müslümanlara savaş emrini veren bir ayette namazın işi ne?. 8

14.        İslam milletini yönetecek kişide aranacak ilk özellik nedir?. 8

 

 

1.     Namaz kılmak, Allah’ın bir emri midir?

 

Birçok kişi bu söylediğimizi tuhaf karşılayacaktır. Bu algılama zemini, İslam inanışlarına bilinçli olarak inanılmadığını gösterir. Zira bizi bu soruyu sormaya iten temel neden, gelenekte bize aktarılan namazın Kuran’da sözü edilen salâtla pek uyuşmaması olmuştur.

Yadsınamayacak gerçek şu ki, Kuran’da hangi namazın hangi biçimde kılınacağı bildirilmediği gibi[1] namazların kılınma biçiminin kimden veya nereden öğrenilmesi gerektiği noktasında da başvurulacak bir kişi/yer bildirilmemiştir.

 

Ø       Öte yandan biz, Din’in temel kitabından genel geçer bir namaz biçimini niçin öğrenemeyelim? Niçin Yüce Allah müminlerden bunu saklasın?

 

 

2.     Allah’ın Müslümanlardan murat ettiği ilk yükümlülük, namaz mıdır?

 

Müslümanların çoğunluğu bu soruya büyük olasılıkla “Elbette öyledir” biçiminde bir yanıt vereceklerdir. Ne var ki, yanlış cevap! Çünkü Müslüman kişi, “Allah’ın buyruklarına teslim olmuş, kendi ve doğayla ilişkisinde barışa ermiş kişi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle Şeytan, onun baş düşmanıdır. Şeytan’ın temel hedefi ise, tek olan Allah’a inanan Müslüman kişiyi bu inancından uzaklaştırmak ve Allah’ın yanında (“Allah’tan başka” değil) soyut ya da somut birtakım putlara taptırmaktır. İnsanlar ahırette “Ben Allah’ın olmadığına inandım.” diye hayıflanmayacak; zira insanlar istemeseler bile Allah’ın kulu olmaktan öteye geçemezler. Ne var ki, kurtuluşa erenler, O’nun vahyine kulak verip ilmiyle amel edenlerdir. Öte yandan insanlar ahırette şöyle hayıflanır: “Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki, vallahi bizler şirk koşanlar değildik!” (6/23). Çünkü Şeytan, onlara dünya hayatında fark ettirmeden Allah’ın yanında başka tanrılara da taptırmıştır. Bu kural, görünüşte Müslümanlığa mensup olan kimseler için de geçerlidir. Öyleyse buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, Müslümanlara buyrulan ilk yükümlülüğün, vahye ve onun bildirdiği Tek Allah’a bağlılığı ayakta tutarak Allah’ın yanında tanrılar edinmemekte diretmek olması gerekmez mi? Nitekim Cennet’e girmeyi engelleyen kesin durum, “kişinin yüreğinde şirk pisliğinin bulunması”dır (4/48). Peki ne oluyor da Müslümanların genel zihniyeti, ilk yükümlülüğü, namaz kılmak şeklinde bir farziyetle sınırlandırıyor? Kanımızca bunun nedeni, namaz tapınışı İslam’a sokulduğu sırada, yaygınlaştırılması amacıyla namazın önem derecesini Kuran’a inanıp inanmama derecesinde kabul ettirme çabasıdır. O nedenle aslında “Salâtı ikâme etmeyen kâfirdir” tümcesinde sahih olan bir anlam, “Namaz kılmayan kâfirdir” tümcesinde mevzu duruma düşmektedir. Zira salât, bundan böyle tam anlamıyla “vahiydeki Tek (ehad olan) Allah’a bağlılığı ayakta tutma” değil de sözde “Din’in en önemli bireysel yükümlülüğü olan namaz” anlamına evirilmiştir. 

 

 

3.     Namaz her şeyden önce kime farz kılınan bir ibadet biçimidir?

 

[074.043]
[074.043] [DI] Onlar derler ki: «Namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [DV] Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [E0] Derler: biz namaz kılanlardan değildik
[074.043] [E1] (Onlar) derler: «Biz namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [E2] Suçlular der ki: «Biz namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [FK] Cehennemlikler derler ki; «Biz namaz kılanlardan değildik.
[074.043] [IK] Derler ki: Biz, namaz kılanlardan değildik,
[074.043] [SY] Onlar şöyle cevap verecekler: «Biz namaz kılanlardan değildik.»
[074.043] [TK] Onlar: «Biz namaz kılanlardan değildik» dediler.
[074.043-4] [ON] Dediler ki: «Biz namaz kılanlardan olmadık. Ve yoksullara taam verir de olmadık.»

 

         “Biz namaz kılanlardan değildik” hayıflanmasını yapanlar kimdir? Müminler mi? Hayır, tam tersine mücrimler... “Mücrim” kelimesinin anlamı Son Nebi’den sonraki siyasi kargaşalar döneminde bulandırılmış ve “günahkâr Müslüman” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bunun koşutu bir gelişme olarak da, Kuran’da Cehennem’e girenlerin oradan çıkamayacaklarına ilişkin kesin ifadeler bulunmasına karşın, günahkâr Müslümanların Cehennem’de günahlarının cezasını çektikten sonra Cennet’e kabul edileceği inanışı yayılmıştır. Bu kadar malumatı verdikten sonra sormak gerekir,

Ø       bu hayıflanmayı neden namazları tam olarak eda etmeyen müminler değil de mücrimler, yani kâfirler, inkârcılar, müşrikler yapmaktadır?

Aynı mücrimler, 74/46 ayetinde “Din gününü yalanlardık” diyor. Yine Allah 74/48’de “Artık onlara şefaatçilerin şefaati de yarar vermez” diye buyurmuştur. Yani bu kimselerin müminlerin bir kesimi olması, olanaksız bir durumdur. Öyleyse bu mücrimlerin ilk hayıflanmasının, Allah’ın tekliğine ve vahyi ulaştıran elçilere bağlanmamaları olması daha mantıklı olmaz mı? Ayrıca bu ayette “mukıymüssalâte” ifadesi değil, “musalliyn” kelimesi kullanılır. Peki niye “namaz kılanlar” olarak çevrilmek zorunda hissedilmiştir? “Dua edenler” olarak çevrilse daha anlamlı olmaz mı? Zira sık sık dua edenler Allah karşısında kibirlerini yenmiş insanlardır ve dolayısıyla Zikr’e kulak verirler.

Öte yandan eğer gerçekten 74/43’e göre namaz kılmayanlar cehenneme girecekse aşağıdaki ayetlerde niye hiç namaz geçmiyor? Bu tutarsızlığın nedeni nedir?

O tevbe edenler, o ibadet edenler, o hamdedenler, o oruç tutanlar, o rukua varanlar, o secdeye kapananlar, o iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırı koruyanlar... Müjdele o mü'minleri! (9/112)

Bütün müslüman (teslim olan) erkekler, müslüman (teslim olan) kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler (kânitiyn), itaat eden kadınlar (kânitât), doğruluk yapan erkekler, doğruluk yapan kadınlar, sabreden erkekler sabreden kadınlar, mütevazı erkekler (hâşi’ıyn), mütevazı kadınlar (hâşi’ât), benliğini arındıran erkekler (mütesaddikıyn), benliğini arındıran kadınlar (mütesaddikât), oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı Çok anan erkekler ve kadınlar yok mu, işte bunlara Allah bir bağışlama ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (33/35)

Ø       Acaba 9/112’de niçin secde ve rükû edenler ayrı ayrı anılmış da toptan mukıymussalât ya da musalliyn denip geçilmemiş?

Ø       Eğer gerçekten bu ayetin anlamına vâkıfsanız, yani gerçekten secde ve rükû bir genelleme yoluyla “namaz” anlamına geliyorsa bu ayrıcalığın nedenini de açıklayabilmelisiniz?

Aynı ikili 22/77, 48/29, 22/26, 2/125’te de var. Fakat nasıl oluyorsa secde ve rükû kavramları ayrı ayrı olarak da (tek başına rükû: 38/24, 77/48) sözde “namaz” anlamında birçok ayette anılıyor. Öte yandan râkı’ûn kelimesini kimi çevirilerde görüldüğü gibi Allah’la kul arasındaki ahlâk ilişkisinde “tevazu göstererek Allah'ın emirlerine boyun eğenler”, secde edenler kelimesini ise yine Allah’la kul arasındaki ahlâk ilişkisinde “içten bir saygıyla boyun eğenler” anlamına yormak çok mu zor? Nitekim 77/48 ayetinde Allah tarafından rükû etme emrinin ilginç bir bağlamda verilmesi rükûdan anladığımız yeni anlamı da haklı çıkarabilecek niteliktedir. Secde içinse hiç kafa yormaya gerek yok. Çünkü zaten geleneğin uleması birçok ayette (özellikle meleklerin Âdem’e secde etmesi olayı anlatılırken) farkında olmadan secdenin Kuran’daki tek anlamını mecaz anlam gibi düşünüp “boyun eğmek” anlamında çevirmektedir. Ne var ki, geleneğin mealcileri bu temel kelimeler arasındaki anlam inceliklerini genelde gözden kaçırıp çevirilerine yansıtamadığından dolayı Kuran, açlıktan bayılacak duruma gelmiş birisi yese bile tat vermeyecek, içindeki malzemenin ne idüğü belirsiz olduğu bir çorba durumuna düşürülmüştür.

 

Önerdiğimiz çeviri:

            Derler ki: “Biz (Allah’ın birliğini vurgulayan vahyine ve Elçisine) bağlı kişiler değildik.” (Müddesir, 74.43)[2]

 

 

4.     Allah, niçin yeryuvarın tümünde doğa koşullarına uymayan bireysel bir tapınış biçimi buyursun?

 

Bilindiği gibi yeryüzünün her yerinde namazın beş vakti gerçekleşmemektedir. Kutuplara yakın yerlerde 5 vakit gerçekleşmediğinden dolayı, buralarda yaşayan Müslümanların beş vaktin gerçekleştiği en yakın yerin saatine göre namazını kılabileceği fetvasını vermişlerdir.

Ø       Hz. Allah dünyanın yuvarlak olduğunu bildiğine göre niçin kendi yarattığı dünyanın şekline uyan bir bireysel tapınış biçimiyle Müslümanları yükümlü kılmamıştır? Yoksa o bölgelerde yaşamak İslam’a uygun değil midir? Bu durum, bu anlama mı geliyor?

Ø       Yoksa İslam tüm insanların girmesi şart olan bir din değil de, yalnızca Arapların sorumlu tutulduğu bir din midir? Yoksa bu anlama mı geliyor?

Ø       Gerçi abdesti tarif eden ayette “Namaz vakti geldiğinde abdest alın!” biçiminde değil de “Namaza duracak olduğunuzda abdest alın!” biçiminde bir buyruk vardır. Öyleyse sizce bu durum yukarıdaki fetvayı verebilmek için bir işaret midir?

Ø       (Arapların hayrete düşeceğini umursamadan) Dünyanın yuvarlak olduğundan, demirin gökten indiğinden vb. şeylerden açıkça söz eden Yüce Allah, niçin Araplara “Bu beş vakit sizinkine benzer topraklar içindir, sizinkine benzemeyenler de namazlarını şöyle kılsınlar…” dememiş olabilir?

Ø       Öte yandan her ne kadar hadis kitaplarını Allah’ın Kitabı’na eş kabul eden ulema kabul etmese bile Elçi’ye Kuran dışında vahiy göndermediği Kur’an’da apaçık[3] olan Rab, Son Kitap’ında niçin namazın kılınış biçimini tarif etmemiştir?

 

 

5.     Salât’ın öz anlamı “dua” mıdır?

 

Geleneksel din anlayışına göre “Namaz, duadır”. Oysa “dua” kelimesi Kuran’da salât kelimesinden ayrı olarak birçok yerde anılmıştır. Peki

 

Ø       hangi ayette belirli vakitlerde dua edilmesi buyrulmuştur?

Ø       Kuran’da günün beş vakti Allah’ın tesbih edilmesinden söz edilir (20/130) de, niçin dua edilmesinden söz edilmez? Buna göre “Namaz, dua değil, tesbihtir” önermesini mi doğru kabul etmeliyiz? Öyleyse geleneğin Hz. Muhammet’i niçin “Namaz, duadır” anlamında bir hadis ihdas etmiştir?

 

 

6.     Namazda niçin farz rekâtlar ve sünnet rekâtlar olmak üzere iki ayrı bölüm var?

 

Ø       Evet… Nur-ı Muhammedî efsanesi gerçek olmadığına göre bunun Allah’ın yanında Hz. Muhammet’i memnun etmek için farz kılındığını savunabilir miyiz?

Ø       Hz. Allah bize “Peygamberler arasında ayrım yapmayın!” biçiminde buyururken niçin bizden örneğin Hz. İsa veya Musa için istemediği bir yükümlülüğü beklesin?

Ø       Din’de bir Allah’ı bir de Resulullah’ı hoşnut etmek için iki ayrı iş yapılabilir mi?

Ø       Hz. Peygamber’in kıldığı sünnet rekâtlar yalnızca sünnet ise, yani farz değilse Cuma namazına gelip de farzı kılıp sünneti kılmadan camiden ayrılanlara niçin kötü gözle bakılıyor?

Ø       Eğer namazın sünnetleri gerçekten de farz derecesinde değerliyse Allah’ın Kitabı olan Kur’an’da sözü edilmemeye değer bulunmamasının nedeni nedir? Söyleyin, “salâtü’s-sünnet” kavramı niçin yoktur Kur’an’da? Üstelik “farz namaz” kavramı bile yoktur Kur’an’da. Bütün bunlar bir açıklamaya gerek duymuyor mu? Evrensel İslam düşüncemiz bu açıklamayı gerektirmez mi? Eğer gerektirmez ise, İslam’da farz+sünnet şeklinde bir namazın olmadığı namazın rekât sayısı belirsiz, inanan kişinin öncelemesine bırakılmış bir şekilde olduğunu düşünmemiz gerekmez mi? Bu durum da geçmişte otorite kabul edilen İslam âlimlerinin değerlendirmelerini boşa çıkarmaz mı?

 

 

7.     Hz. İsa’ya emredilen namaz ve zekât, Kitab-ı Mukaddes’in hangi sayfalarında?

 

Diyanet Vakfı

19.31. "Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti."

            Diyanet Vakfı

6.162. De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım/kulluğum/bağışım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.

         Müslüman ulemadan kimisi Hıristiyan rahiplerin de namaz kıldıklarından söz etmiştir. Hz. İsa’ya inen emirler, İncil’de bulunduğuna göre orada Hz. İsa ve havarilerinin namaz kılma biçimleriyle ilgili bir açıklama da bulunmalı değil mi?[4] “Namaz, Kur’an’dan önce de müminlere emredilmişti” tezinin haklı çıkması biraz buna bağlıdır. Eğer Hz. Musa ve çevresindekilere verilen “Evlerinizi kıble edinin!” (10.87) emrini hatırlarsak bu açıklamayı Tevrat’ta da bulma hakkımızın olduğunu düşünebiliriz.

 

 

8.     Namaz ya da dua, emreder mi?

 

Diyanet Vakfı

11.87. Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!

Ayetin çevirisindeki abuk sabukluğu fark etmediyseniz lütfen yeniden okuyunuz efendiler! Türkiye’de karşılaştığım hiçbir çeviride farklı bir ifadeye rastlamadım. Bu tuhaflık, açıklanmaya veya düzeltilmeye muhtaç değil mi? Bu tuhaflığı göre göre bu çeviriyi yapanların ayetten bir b.k anlamadığı seziliyor. Oysa ufacık bir akıl yürütmesi buradaki salât kelimesinin hangi anlama geleceği hususunda bir fikir verebilirdi. Şuayb’ın Allah’ın elçisi olması dolayısıyla Allah’la olan irtibatı, onun salâtı olarak anlaşılabiliyor.

 

Önerilen çeviri:

         11.87. Dediler ki: Ey Şuayp! Babalarımızın taptıklarını veya mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana Allah’tan gelen vahiy mi emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!

 

Buraya yakıştırdığım “irtibat” anlamı, 9.103 ayetindeki salât için de düşünülebiliyor:

 

Diyanet Vakfı

9.103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.

 

Önerilen çeviri:

         9.103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlarla irtibatta ol. Çünkü senin irtibatın onları yatıştırır. Allah işitendir, bilendir

 

 

9.     Namazı alay ve eğlence konusu yapan kim?

 

Diyanet Vakfı

5.58. Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünemeyen bir toplum olmalarındandır.

 

Ø       Kim bunlar? Kimler kimleri namaza çağırıyor?

 

Diyanet çevirisi “müminler inkârcıları namaza çağırıyor” anlamını verirken, Elmalılı “namaz için okunan ezanın” inkârcılarca alaya alındığı anlamını veriyor. Ali Bulaç ise tüm çevirilerin tersine “müminler birbirini namaza çağırdığında” anlamını vermiş çeviriye.

Ø       Arapça bilmediğimize göre hangi çevirinin doğru olduğunu nasıl belirleyeceğiz?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz!

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Beytullah, ne yazık ki tarihsel süreç içerisinde bir kübik yapı olan Kâbe (putu) olarak algılanmıştır. Oysa buradaki Beyt=Ev kelimesi bir Kuran mecazıdır; çünkü Beyt'e giren güvenlikte/Cehennem'den emin olur. Bu bakımdan Beyt'in ne olduğu açıktır: İslami Sistem. (Ayrıntılı eleştiri ve görüşlerinizi esenerus@gmail.com adresine yazabilirsiniz)

Kategoriler

Arkadaşlarım

beycivan
hiramusta
Blogcu Yardım
sakirmgk
saclariniz