SEVİYORUM ÜLKEMİ NİYE?

SEVİYORUM ÜLKEMİ NİYE?

 

 

Rahman ve Rahîm olan Allâh’ ın adıyla…

 

Ey Allâh’ ım, niçin, bilmiyorum; ülkemi seviyorumm!

 

Belki çok çarpık bir düzeni (sistemi) var…

 

Belki yaşadığım Karadeniz iklimi sayırıyor beni.

           

Belki erkek kardeşlerinden çekindiğim için açıklayamıyorum sevgimi yöremin kızlarına…

           

Belki kendilerini önemsemiyor ülkemin insanları ve başka uluslara hayranlıkla bakıyorlar belki…

           

Belki aşırı katı gelenekçiler, aydınları ülkemin ve yoz İslam’ ı savunuyor “Hakîkat, bu!” diye bilerek.

           

Öte yandan bir yığın ahmak entel de Batı’ ya kul olmayı savunuyor belki…

           

*          *          *

 

            Belki beni küçümsüyorlar ya da sapık olarak (dalalette) görüyorlar…

 

            Evet, inandığıma inanmıyorlar ve yandığıma yanmıyorlar.

 

            Her şeyden önce Allah’ ı tanımadan Müslüman (!) oluyorlar…

 

            Evet, tarih bilinci yoksunlukları nedeniyle kavrayamıyorlar dinlerin nasıl da özden uzaklaşıp çağlar boyu Allâh’ ın tek dili olan İslâm’ ın şemsiyesi altında o denli İslâm dışı uygulamaların yaygınlık kazanabildiğiniBu uygulamaların dönemin ulemâsı tarafından İslâm kılıfıyla halka nasıl dayatıldığını nereden bilecekler artık, hele de Son Elçi ölüp gittikten sonra ve onun öğretilerini yüreğimizde ve yaşantılarımızda yaşatamadığımız günlerde?..

 

Sarsıcı olarak “Din’ in direği’ diye lânse edilen namaz’ ın İslâm’ la uzaktan yakından ilgisi olmama olasılığını,  Hz. Peygamber adına o kadar çok söylenti ve uydurma öykü oluşturulmuşken nasıl kestirebilirler ki?!. Namaz kıldıkları binâyı yalnızca kutsal bir mekân olarak değil, üstelik bir de -bir TV kanalının haberlerinde tanık olduğum üzre- Allah’ ın evi’ olarak kurgulayacak denli körleştiklerini nereden bilecekler?!. Oysa nasıl bilmezler, Allah’ ın mekândan münezzeh olduğunu?!. Hem bildiklerini savunup hem de bu algılamanın bir simge olduğunu ve bunun meşrû (şeraite uygun) olduğunu iddaa edecek âlim sıfatlı kişiler de olacak elbette, olmaz mı!

 

            Ya nereden bilecekler, Beytullâh’ ın Kâbe değil de, Ka’be’ nin somut olarak ‘ayak bileği’ olduğunu? Abdest ayetlerinden Maide/6’ da anılmakla birlikte… Sonuç olarak Kur’an’ da Beytullah kavramının değil de Beytü’r-Rab kavramının olduğunu ve bunun da “Eğitici olan Tanrı’ nın Önerdiği Yaşayış Düzeni” anlamına geldiğini nasıl kestirecekler?..

 

            Ya daha Kur’an’ ı, “anlayamayız” önyargısıyla herhangi bir meâlinden okumaya üşenirken Allah’ ın kurban kesmeyi buyurmadığını nereden bilecekler?.. *

 

            Ya niçin Müslüman olduğunu sanan bu câhil güruh (ben de yeterince bilge olduğumu sanmıyorum; ama…), Kur’an hükümlerinin çağdaş bir demokrasi gereği olarak kendi devletleri olan Türkiye Cumhûriyeti yasalarında uygulanması için ayak diremez ya da böyle bir ayak diremenin sözünü etmeden önce buna gerek var mıdır, yâni Devlet, zâten kendi kurduğu devlet değil midir? Her ne kadar Kur’ân’ daki bir ifâdeyi yanlış algılamanın sonucu olarak Türk Cezâ Yasası’ na “Hırsızların elleri kesilir” maddesini ekleme tehlikeleri olsa da, kendi ülkelerinde kendi dinlerinin gerektirdiği biçimde hukuk normlarını düzenlemek bu Müslüman (!) halkın hakkı değil midir? Birileri şöyle sorabilir: “O zaman din devleti olmaz mıyız?”  Ben de şunu sorma gereği duyarım: “Kur’an’ da diyn kelimesi ‘ritüeller toplamı’ olarak değil, ‘yaşamı düzenleyen kurallar bütünü’ olarak adlandırılmıştır. Eğer bu temeli kabul ediyorsan –ki, her müslümanın Müslüman olabilmesi için kabul etmesi zorunlu esaslardandır-, buna göre yeryüzünde ve daha henüz bir birlik niteliği göstermeyen Avrupa Birliği’ nde yalnızca Fransa’ da bulunan Fransız tipi bir Lâiklik ilkesi ile yönetilen Türkiye Cumhuriyeti, bir din devleti değil midir?” Din devleti - demokrasi gibi tartışmalarda dini yaşamdan soyutlamak için her türlü çabayı gösteren liberal entel dantellere asıl bu soruyu sormak gerek. Onlar ki, İslâm’ ın savunucusu olarak Din’ deki yanlış algılamaların önüne geçmeye çalışacak yerde Müslüman toplumun belleğine ve tarihsel konumuna tümüyle aykırı olacak biçimde demokrasiyi Batı’ dan aynı biçimiyle alıntılama kolaylığına girişirler. Hem getirdikleri demokrasi ne derece bir demokrasidir ki, halkın kendisini yönetenleri yeterince denetleme ve görevden alabilme yetkisi olsun! Örneğin bugünün T. C. Başbakanı, “Sayın” demekten ar ettiğim Tayyip Erdoğan ve yardakçıları, Türk ulusuna karşı en ağır suçları işlemesine karşın bir zamanlar kendisine verilen % 36’ lık gibi bir oy toplamını dayanak göstererek çağdaş uygarlığın üstüne çıkma gibi büyük bir hedef belirlemiş Devlet’ in zamanını AB hayâli uğruna hebâ etmeyi sürdürmekte beis görememektedir. Bu nasıl bir vicdan ve nasıl bir hayâdır ki, her gün ucuz ve günlük politika için arka arkaya onlarca yalan uydurmaya dayanabilmektedir?! Yazık, çok yazık; nefsânî arzuları uğruna, onların bu davranışlarından hiçbir zarar görmeyecek olan Yüce Allâh’ ı hiçe saymaktalar!

           

            Evet, ülkemin mütâreke medyası ile Başbakan ve Fetullahçı yardakçıları el ele verip, özelde Türkiye’ yi, genelde ise yeryüzünü berekete ulaştıracak bir ekonomi modeli olan Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ ın derli toplu biçimde yazdığı ve ekonomi bıranşında yüzlerce bilimciyi arkasına alarak Türkiye ve Azerbaycan’ da düzenlenen iki kurultayla yeryüzüne tebliğ edilen Millî Ekonomi Modeli’ ni bu halktan gizlemeye çalışmaktadır. Belki Haydar Baş’ ın mezhebi Nurcularınki ile uyuşmamaktadır; ama gerçek şu ki, benim mezhebim (görüş dizgem) de onunkine tam anlamıyla zıttır. Buna karşılık ben, hak olduğu kanısına vardığım bir savı savunmayı kişisel ve grup çıkarlarıma zarar verse bile kabul etmekten çekinmezdim; çünkü Allah bize şahdamarımızdan bile yakın durmaktadır.  Türkiye Cumhuriyeti’ nin Başbakanı’ na bu davranış yakışırdesem de bunun bir yararı olmayacağını biliyorum. Yine de ben bu ülkenin bir yurttaşı olarak demokratik uyarı hakkımı kullanmış olayım.

 

            Ya niçin ülkemin türedi feministleri, kadının insanca yaşaması uğruna ‘genelevlerin kapatılması’ için bir diziçabaya girişmez de, cinsel özgürlüğü Attilâ İlhan’ ın daha iyi bileceği gibi “kadınlığını göstere göstere ya da pazarlaya pazarlaya ortaya koyma” olarak algılamayı sürdürürler?

 

Akıllarını işletmeyi “Çok derine dalma; kafayı sıyırırsın!” diyerek savsaklamayı alışkı edinmiş bir halkın içinde yaşadığımı çok iyi biliyorum, Yüce Mevlâ’ m!

 

            Bu yüzden ülkemin insanlarından iğrenirim. Yanlış anlamayın; çünkü onların bu yüzlerinden iğrenirim!..

 

            Uygulanmasa da Allâh’ ın Dizgesi=Beytü’r-Rab, inanmasalar da salâtı=bağlılığı koruma ve sürdürmeye ve hattâ sevmeseler bile beni, seviyorum ülkemi ve insanlarınıAynı dili konuştuğumuz ve başka bir dil bilmediğim için belki, yani en azından düşünce ve duygularımı açıklayabileceğim az çok benimle aynı dili konuşan insanlar bu ülkede yaşadığı için… Belki de Allah’ tan umut üzmediğim için…

 

            Ey Allâh’ ım, her şeye karşın, şükürler olsun sana da!

 

31. 12. 2006 – 02. 01. 2007  

 

 

Ayrıcadan:

-                      sayır-: Hasta et-.

-                      alışkı: Teamül.

-                      diziçaba: Kampanya.

* Hiçbir ayette inananlara “Kurban kesin!” diye bir buyruk yoktur. Kurban tapınışı için gelenek tarafından dayanga (referans) gösterilen tüm ayetler bir emri değil, belli bir durumu ifade etmektedir. Üstelik, sözü edilen şey, bugünkü anlamda kurban kesimi olsaydı Yüce Allah, bu kesimin nasıl yapılacağını ayrıntılı olarak açıklar idi. Tıpkı söylev salâtının 2 vaktinin de ismini bildirmekle kalmayıp bunları tanımladığı (bu tanımlama üzerinde vurgun yapılarak 5 vakit namaza delil getirilmeye çalışılmaktadır) gibi. (İşte salâte’l-vusta ifadesi, vusta’nın bağlam içerisinde ya da başka bir belgide zaman anlamı taşıdığı bildirilmediği için Öğle ya da İkindi namazlarına delil olamamaktadır.) Kevser Suresi’ ndeki “vennahr” ifadesinin Kurban Bayramı’ nda kesilen kurbanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca geleneksel olarak ‘kurban’ anlamıyla çevrilen hedye kelimesi de bize göre “yaban hayvanı” ve “hediye” anlamlarında kullanılmıştır. 5/95 ayetinde “Kâbe’ ye ulaşacak bir kurban” dan değil “hedyenin ayak bileği” nden söz edilmektedir. Ka’bete’l-Beyte’l-Haram da “Yasak Sistemin Ayak bileği” anlamına gelmektedir. Birtakım ayetlerden sanki kurbanı anlatıyormuş gibi bir izlenim edinebilirsiniz; ne varki, bunlarda vurgu, hayvanların üzerinde değil, boğazlanan hayvanlar yenirken Allah’ a şükredilmesi gerektiği üzerindedir.

Sayın Şerafettin Yapıcı, Yedi İklim dergisinin Mart 2001 sayısında KURBAN başlıklı yazısında şunları yazmıştır: “İnsan kurbanla kıtal arasında sallanan bir sarkaçtır. Ya Tanrı’ ya yakınlığı/kurbiyeti seçecek ya da uzaklaşarak cinayetler işleyecektir….. Kurban, kendinin, kendi ‘ben’inin sunulması, takdim edilmesiyken cinayet de ‘öteki’nin gizlice tasfiyesinden başka bir şey değildir….. Kurban, ‘bu toprakların dilidir’, kültürüdür. Bu toprakların dili çok sayıda verme içermesine rağmen pek az sayıda ‘talep’ yüklemine sahip bir dildir. Bu topraklarda vermenin yakınlığa vesile teşkil etmesi, adeta imandandır. Kurbanın adıdır vermek, vererek yaklaşmak… Vermek üzerine kuruludur uygarlığımızın düzeni… Kurban, önümüze sarkıtılan bir tutamak; ipe (cinayete) karşı bir başka ‘İp’” Bu sözlerden, yazarın, kurbanı, insanın ‘cinayet’ dürtüsünü yenmesinin bir aracı olarak gördüğünü anlamaktayız. (Amaç bu ise ve Kur’an’ da da hangi hayvanların kurbanlık olduğu bildirilmemiş ise, Zekeriya Beyaz’ ın “Tavuklar da kurban edilebilir” fetvasını niçin kabul etmiyorsunuz? Tavuk kesen birisi bu dürtüsünü gideremeyecek mi?) Geleneksel ulema da böyle düşünüyor genelde; çünkü eğer bir hayvan kurban edilecekse, bunun bir de nedeni olmalı. Kendilerine göre bir neden bulmuşlar; ama nedense bu ‘cinayet’ dürtüsünü giderme işlevi Kur’an’ da söz konusu değildir. Kurban tapınışının dayatıldığı tüm ayetlerin bağlamında böyle bir işlevle karşılaşmak olanaklı değildir. Ayrıca gerçek şu ki, Müslüman geleneği Allah’ a vermeyi Son Nebi’ nin ölümünden çok az bir sonra unutuvermiştir. Zekâtı Allah’ a veriş (nefsini, davranışlarını düzeltmek yoluyla arıtma) olarak algılamayı bırakmasının bir sonucudur bu. Bunun sonucu olarak Arap ve Fars ırkçılığı Müslüman dünyasında ve geleneğinde egemen öğedir. Müslümanlar, ne yazık ki, yüzyıllardır nefislerini Allah’ a sunmak yerine heva ve cehline terk etmiştir. Öyle ki, kanımca önceki adı Allat olan Kâbe’ ye tapınmak uğruna kurbanı, namazı bir tapınış ve “gönüldeki saygıyla boyuneğiş yapısı” anlamına gelen mescidi ise mâbed kelimesinin Kur’an boyunca bir kez bile anılmamasına karşın “tapınak” olarak algılamaya başlamışlardır. Elbette Din’ in direği, ‘namaz’ olarak algılandıktan sonra da artık Müslümanların kendilerini iyiye yöneltmek için önemli bir kaynakları kalmamıştır. Evrensel İslam’ ın yerine ‘tapınakçı bir din’ kurmuşlardır.

 

 

Yorum Yaz