Birlemeci Ev'e Yönelişi Tartışma Ocağı (BEYT-O)

28/12/2007 - Tehlikenin Farkında mısınız?

 

 

Tehlikenin Farkında mısınız?

Aralık 2007

 

Yeryüzüne gelen her insan, kendi iradesi dışında gelmektedir. Fakat bu iradesizlik her nesneye egemen olan, her nesnenin bilgisini tümüyle elinde bulunduran tek bir Tanrı’nın, bir Yaratıcı’nın iradesine kalmıştır.

 

İster kabul edelim ister reddedelim; ama evrendeki varlıkları var eden bir gücün olduğunu artık bilimsel gelişmeler de kanıtlıyor. Çünkü her şeyden önce bu kadar karmaşık nesneler dünyasının mantıklı bağlarla örülmesi bir rastlantı eseri olamaz. Hem bir rastlantının var olabilmesi için bile birtakım nesnelerin önceden beri var olması gerekir. Bu nedenle bizim Allah olarak andığımız gücü kabul etmeyi gururlarına yediremeyen tanrıtanımaz kişiler ya da bir tanrıyı kabul edip O’nun gerçek niteliklerini araştırma merakı duymayan kişiler, bu tavırlarıyla ne kadar mantık ve bilim dışı olduklarını da ortaya koyduklarının farkında değildir.

 

Eğer Allah varsa, acaba kendi yarattığı varlıkları bir başlarına koyup bir yerde mi yaşamaktadır? Yoksa her şeyi sonsuz iradesiyle çekip çevirmekte midir? Bu sorunun üzerinde düşünmek ve bir yanıt vermek, O Yaratıcı Güç’e kulluk anlamında yönelip yönelmememiz gerektiği sorunsalını da açığa kavuşturacaktır.

 

Eğer Allah varsa ve bizi gözetliyorsa, bizim birtakım eylemlerde bulunmamızı da bekliyor demektir. İşte bu eylemler, en az bir tanrıya inanan kişilerin tapma adını verdiği eylem biçimidir. En az bir tanrının varlığını kabul etmek, her şeye egemen tek bir tanrının gerçekliğine ulaşmak için aşılan bir aşamadır. Her insan son aşama olan tek tanrıya boyun eğerek, yani son aşamayı daha en başında yaşayarak dünyaya gelir. Fakat yetiştiği çevrenin durumuna bağlı olarak zamanlar tektanrı gerçekliği o insanın bilincinde körelerek çoktanrıcılığa adım atar. Toplumsal kabuller bu adımın itici gücünü oluşturur. Zira çoktanrıcılık insanların iradesine bağlı bir kavramdır. Yani biz insanları çoktanrıcılığa iten şey, insanlık iradesidir. Yalnız başına yaşamaktan korkan insan, eğer kendisine bir Elçi gelip tek olan Allah’ı tanıtmamışsa doğal olarak yeri boş kalan tek bir tanrının yerine birçok tanrıya ibadet etmeye başlayacaktır. Bu tanrılara örnek olarak din adamları, zenginler, zalim yöneticiler, atalar, doğal olaylar gösterilebilir. O nedenle insanların, kulaktan dolma ve yeterince sorgulanmamış bilgilerle “Ben bütün gerçeklere erdim”, “Ben öyle inanıyorum”, “İnancıma ne karışıyorsun?” sözleri Allah katında bir değer taşımaz. Eğer inanca karışılmaması gerekseydi yeni yeni habercilerin, yani nebilerin görevlendirilmesinin bir anlamı kalmazdı. Şu an yeni bir nebi gelmeyecek belki; ama Allah’ın vahyini kırıntılar biçiminde de olsa açıklayan, yaymaya çalışan elçiler o Saat’e (Büyük Patlama olayının tersi yaşanacağı ana) kadar var olacaktır. Zaten Kur’an vahyinin ve onu öğrenen kişilerin var olması demek, elçilik eyleminin deva ediyor olduğunun göstergesinin; çünkü nebilik kavramı yeni vahiyler almayı, elçilik kavramı ise alınan vahiyleri tebliğ etmeyi, yani açıklamayı anlatır.

 

Eğer bir Allah varsa ve o Allah birtakım aracı kişilerle birlikte insanlara hükümlerini bildiriyorsa, bizi bir şeyler sorumlu kılıyor anlamını çıkarmak zorundayız. Her sorumluluk ise sonuçlarına katlanmayı gerektirdiğinden Cennet ve Cehennem kavramlarının da gerçekliğinin bulunması gerekir. Böylece sorumluluğunu bilen ve davranışlarında bunları meyveler hâlinde ortaya koyan kişiler Uçmağ’a ererek ödüllendirilecek (Çünkü müminlerin hayatı Allah tarafından Cennet karşılığında satın alınmıştır. Buna göre hayat, bir ticarettir. Bu ticareti erdemli biçimde yapanlar, büyük ödül olan Cennet’e kavuşacak olanlardır; tefecilik yapan, kalitesiz malları pahalıya satanlar ise büyük hüsrana uğrayacak olanlardır...), kendisine elçi ulaşmamış olanların dışındaki sorumsuz kişiler ise Tamu’ya atılarak karşılık göreceklerdir. Sorumluluklar, yalnızca birtakım âyinlerle sınırlı değildir ve yaşamın öbür alanlarını da kapsamaktadır. Yüce Yaratıcı, bize yüklediği sorumlulukların toplamına İslam adını vermekte ve kitabın (yani sorumlulukların açıklandığı metnin) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamayı kınayıcı bir tavır göstermektedir. Öyleyse Din, törenlerle birlikte değil, hayatın içinde yaşanacak bir olgudur. Böyle bir bağlamda İslam’ı hayata müdahale etmekten aciz bırakan her güç unsuru, aslında İslam’ın düşmanı ve İslam’ı insanların yaşamından uzaklaştıran bir vesile olmaktadır.

 

Son saptamayı “İslam’ı yaşama el atmaktan alıkoymaya çalışan her anlayış, İslam’ın düşmanıdır” biçiminde yaptıktan sonra, insanların bir nefis muhasebesi yapması ve “Ben İslam’ın neresindeyim?” sorusunu kendilerine sorduktan sonra eğer yanılgılarının farkına varırlarsa, buna karşın doğru yola, yani sıratı müstakime dönmeyi bir gurur meselesi durumuna sokup sapkınlık içinde dolaşır dururlarsa tek olan Allah’a inanan biri olarak benim üzerime düşen bildiğim Tanrı ilmini o insanlara tatlı dille anlattıktan sonra, onlara şu soruyu sormaktır:

 

Tehlikenin farkında mısınız?

 

Evet, büyük hüsrana uğrayacağınızın farkında mısınız?

 

Gelin Cennet-Cehennem ve din adamları ile cemaat arasında sıkışıp kalmaktansa İslam’ı gerçek nitelikleriyle tanımaya ve onu yeryüzünde kötülükten alıkoyup iyiliği emretmenin kaynağı konumuna yüceltmeye çaba gösterelim! İnanan kullara her şeyin sahibi ve eğiticisi olan Rab tarafından emredilen temel hukuki ilke budur: Kötülükten alıkoymak (önce kendi nefsimizi, sonra öbür insanları) ve iyiliği (maruf olanı, yani bilginler tarafından bilimin yöntemleri ile doğrulanan ve olması gerektiği vurgulanan şeyleri) emretmek.

 

Artık kendi toplumumuzu ve soyumuzu gereksiz yere yücelten uyuşturucu tavırlardan ve anlamı açık olmayan (Türk ulusu gibi) kavramlardan uzak durarak, yaratılış nedenimizin farkına varalım ve tüm yüreğimizle “Varlığım Rahman’a armağan olsun!” diyelim!

 

 

EK:

 

“Peki, millet ve gelecek anlayışımız ne olacak?” diye mantıklı bir soru sorulabilir. Bunun yanıtı şudur: Ana dili farklı olan her topluluk, ayrı bir millettir. Bu milletler İslam’a girerek koca bir ümmet oluşturmak için çaba göstermeli; ama yine de ümmetin içinde doğabilecek sömürü düzenini önlemek için ayrı ayrı milletler olarak kalmalıdırlar. Bu milletler ayrıca kendi yöneticilerini kendileri seçmeli, yani cumhuriyet rejimini yeğlemelidirler. Çünkü cumhuriyet, rejimi Hakk’ın iradesine en uygun olan yönetim biçimidir. Cumhuriyet, derken bir kere seçilmiş olup, görev yaptığı süre boyunca millet tarafından denetlenip, yanlış yolda iseler doğru yola çekilemeyen, yani diktatörce bir anlayışla davranan vekil topluluğunu kastetmiyorum. Öte yandan her millet, doğaya ve kendi toplumuna uygun bir bilim siyaseti belirleyerek ilim ve fen yolunda ilerlemeye çalışmalıdır.

 

İşte önerdiğimiz millet ve gelecek tablosu budur: Milletler ümmetin içindeki kümelerdir. Her ümmetin kendi yapısının gerektirdiği bir bilim siyaseti vardır.

 

Everi Yöneliş

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2008-04-18 16:56:38 - Slm!

Yazan Beytegiris
Slm!

Yorumunuzda "peygamberimizin namazın şeklen nasıl kılıdığını es geçmişsiniz,sanki farklı bir şey gibi çıkmış" diye belirtiyorsunuz. İfadeniz tarafımdan açıklıkla anlaşılmamakla birlikte, sözünüzden anladığım kadarıyla "Peygamberimizin namazı nasıl kıldığını anlatmadığım"ı söylüyorsunuz. Oysa ben soyut ve somut anlamlarıyla salâtın nasıl yerine getirilmiş olacağını son olarak "YADSIYAMAZSINIZ SALÂT VE ZEKÂT SANDIĞINIZ ŞEYLER DEĞİL" yazımda, daha önce "SALÂT HAKKINDAKİ KESİN DURUMLAR" yazımda da salâtın Kur'a'da hangi yönleriyle anlatıldığını anlatmaya çalıştım.

Ayrıca,

NAMAZI İKAME HUSUSUNDA KISA DEĞİNMELER ve T. C. Diyanet İşleri Mealinin Eleştirisi
NAMAZIN FIKIH VE ULUHİYYET BAKIMINDAN NİTELİĞİ
NAMAZIN KILINIŞ BİÇİMİ VE TÜRLERİ
Namazın Toplum Belleğindeki Yansımaları
NAMAZ İÇİN YÖNELME YERİ OLARAK KIBLE
NAMAZ VAKİTLERİ
NAMAZA (!) HAZIRLIK OLARAK ABDEST
SÖYLEV SALÂTININ KURALLARI
VAKİTLİ SALÂT İLE BAĞLILIK OLAN SALÂTIN AYRIM ÇİZGİLERİ

yazılarımda, özellikle son iki yazımda konuyu aydınlatan bilgiler vermiştim.

Saygıyla kalın!



Bağlantı

2008-04-06 23:03:58 - laik din devleti ve dindeki gerçekler hakkında

Yazan isimsiz
gerçek namaz ve diğer konularda bir kaç yazınızı okudum okudumda tezatlar çok büyük,namaz/salah konusunda kuranı kerimin rukü secde ve diğer konularda ne anlatmak istediğini(büyük bir kısmına katılmakla) anlatmışsınız ve peygamberimizin namazın şeklen nasıl kılıdığını es geçmişsiniz,sanki farklı bir şey gibi çıkmış ve laik din devleti konusunda da peygamberimizi referans gösterebilecek bir açıklama yapmışsınız bu tezat nedendir.
Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

Beytullah, ne yazık ki tarihsel süreç içerisinde bir kübik yapı olan Kâbe (putu) olarak algılanmıştır. Oysa buradaki Beyt=Ev kelimesi bir Kuran mecazıdır; çünkü Beyt'e giren güvenlikte/Cehennem'den emin olur. Bu bakımdan Beyt'in ne olduğu açıktır: İslami Sistem. (Ayrıntılı eleştiri ve görüşlerinizi esenerus@gmail.com adresine yazabilirsiniz)

Kategoriler

Arkadaşlarım

beycivan
hiramusta
Blogcu Yardım
sakirmgk
saclariniz